Ara

Haciz İhbarnamesine Gerçeğe Aykırı Cevap Veren Üçüncü Kişinin Sorumluluğu | 2026

Haciz İhbarnamesine Gerçeğe Aykırı Cevap Veren Üçüncü Kişinin Sorumluluğu

Haciz ihbarnamesine gerçeğe aykırı cevap veren üçüncü kişinin sorumluluğu, İcra ve İflas Kanunu m.89/4 hükmü ile bu hükmün açıkça atıf yaptığı İİK m.338/1 çerçevesinde değerlendirilir. Kanun koyucu, üçüncü kişinin haciz ihbarnamesine verdiği cevabın hakikate aykırı olduğunun ileri sürülmesi hâlinde, alacaklıya iki yönlü bir talep imkânı tanımıştır: (i) üçüncü kişinin cezalandırılması, (ii) gerçeğe aykırı beyanın doğurduğu sonuçlar nedeniyle üçüncü kişinin tazminata mahkûm edilmesi.

İİK m.89/4 hükmüne göre; üçüncü kişi haciz ihbarnamesine süresi içinde itiraz etmişse, alacaklı, üçüncü kişinin verdiği cevabın aksini icra mahkemesinde ispat etmek suretiyle, üçüncü kişinin İİK m.338/1 uyarınca cezalandırılmasını ve ayrıca tazminata mahkûm edilmesini isteyebilir. Hüküm ayrıca, tazminat talebinin icra mahkemesince genel hükümlere göre çözümleneceğini belirtir. Atıf yapılan İİK m.338/1 ise, “Bu Kanuna göre istenen beyanı hakikate aykırı surette yapan kimse” hakkında, alacaklının şikâyeti üzerine üç aydan bir yıla kadar hapis cezası öngörmektedir. Dolayısıyla üçüncü kişinin sorumluluğu, somut olayda “kanuna göre istenen beyan”ın varlığı ve bu beyanın “hakikate aykırı” verilmesi şartlarının gerçekleşmesi hâlinde doğar.

Uygulamada üçüncü kişilerin, 89/1 haciz ihbarnamesine gerçeğe aykırı beyanla itiraz etmeleri sonrasında, alacaklılar tarafından “itirazın kaldırılması” yoluna başvurulduğu görülmektedir. Ne var ki Yargıtay, İİK sistematiğinde haciz ihbarnamesine itiraz edilmesi hâlinde üçüncü kişiler aleyhine “itirazın iptali davası” açılacağına yahut “itirazın kaldırılması” talebinde bulunulabileceğine ilişkin bir düzenleme bulunmadığını, bu nedenle alacaklının üçüncü kişinin itirazının kaldırılmasını istemesine yasal imkân bulunmadığını açıkça belirtmektedir.

Bu husus, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 10.11.2015 tarihli, 2015/15676 E., 2015/27414 K. sayılı kararı ile yine aynı dairenin 30.11.2010 tarihli, 2010/16005 E., 2010/28045 K. sayılı kararlarında ifade edilmiştir. Anılan kararlarda özetle; üçüncü kişi süresi içinde itiraz etmişse, alacaklının, üçüncü kişinin verdiği cevabın aksini icra mahkemesinde ispat ederek üçüncü kişinin hakikate muhalif beyanda bulunma nedeniyle cezalandırılmasını ve ayrıca tazminata mahkûm edilmesini isteyebileceği; buna karşılık üçüncü kişi aleyhine “itirazın iptali” davası açılması veya “itirazın kaldırılması” isteminde bulunulmasına ilişkin bir kanuni yol öngörülmediği vurgulanmıştır. Bu nedenle, alacaklının “itirazın kaldırılması” yönündeki başvurusunun reddi gerektiği kabul edilmektedir.

Bu çerçevede, kendisine gönderilen 89/1 haciz ihbarnamesine itiraz eden üçüncü kişinin beyanının gerçeğe aykırı olduğu iddiasında alacaklının izlemesi gereken usul; üçüncü kişinin cevabının aksini icra mahkemesinde ortaya koyacak şekilde şikâyet/başvuru yaparak, İİK m.89/4 uyarınca üçüncü kişinin İİK m.338/1 kapsamında cezalandırılmasını ve ayrıca gerçeğe aykırı beyanın neden olduğu zarar bakımından tazminata hükmedilmesini talep etmektir. Bu talepte belirleyici olan, üçüncü kişinin beyanının gerçeğe aykırı olduğunun icra mahkemesi nezdinde ispatıdır; tazminat yönünden ise mahkeme, 89/4’ün açık hükmü gereğince değerlendirmesini genel hükümler çerçevesinde yapar.

İSPAT YÜKÜ

İİK m.89/4 uyarınca üçüncü kişinin haciz ihbarnamesine verdiği cevabın hakikate aykırı olduğu iddiasıyla yürütülen yargılamada ispat yükü alacaklıya aittir. Kanun koyucu, “üçüncü şahsın verdiği cevabın aksini icra mahkemesinde ispat ederek” ifadesiyle ispat külfetinin hangi tarafta bulunduğunu açıkça belirlemiştir. Bu nedenle alacaklı, üçüncü kişinin beyanının aksini somut delillerle ortaya koyamadığı takdirde, hem cezalandırma hem de tazminat yönünden talebinin kabulü mümkün olmaz.

İspatın konusu, olayın niteliğine göre değişmekle birlikte uygulamada ağırlıkla şu noktada düğümlenir: haciz ihbarnamesinin üçüncü kişiye tebliğ edildiği tarih itibarıyla, borçlunun üçüncü kişi nezdinde kesin nitelikte ve muaccel bir alacağının (veya üçüncü kişinin borçluya karşı muaccel bir borcunun) bulunup bulunmadığı. Zira üçüncü kişinin “borcum yoktur / borçlunun bende alacağı yoktur” içerikli beyanının gerçeğe aykırılığı çoğu zaman ancak bu tarih esas alınarak değerlendirilebilir. Tebliğ tarihinde muaccel ve kesin bir alacak yoksa, üçüncü kişinin cevabının “hakikate aykırı” olduğu iddiası ispatlanamaz.

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 13.03.2015 tarihli, 2015/6366 E., 2015/5761 K. sayılı kararında da bu çerçeve açıkça görülmektedir. Anılan kararda; haciz ihbarnamesinin tebliği tarihi itibarıyla borçlunun üçüncü kişi nezdinde kesin ve muaccel bir alacağı bulunduğu iddiasını ispat edemeyen alacaklının davasının reddedilmesi gerektiği belirtilmiştir. Kararda, bilirkişi incelemesi sonucunda tebliğ tarihinde borçlunun üçüncü kişi nezdinde kesin ve muaccel alacağının bulunmadığının anlaşılması karşısında, ispat yükü alacaklıda olduğundan reddin zorunlu olduğu vurgulanmaktadır.

Bu nedenle alacaklı, iddiasını yalnızca varsayıma dayandırmaksızın; sözleşme ilişkisi, cari hesap dökümleri, faturalar, teslim-tesellüm belgeleri, banka kayıtları, ticari defterler ve gerektiğinde bilirkişi incelemesi gibi delillerle, tebliğ tarihi itibarıyla borçlunun üçüncü kişi nezdindeki alacağının mevcudiyetini, kesinliğini ve muacceliyetini ortaya koymalıdır. İspat edilemeyen iddia üzerinden, İİK m.89/4 ve m.338/1 kapsamında sonuç doğuracak şekilde üçüncü kişi aleyhine karar verilmesi beklenemez.


ŞİKÂYET SÜRESİ

İİK m.338/1 kapsamında yapılacak şikâyette süre, İİK m.347 hükmü gereğince iki katmanlı bir sınırla belirlenmiştir: öğrenmeden itibaren üç ay ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıl. Bu süreler, uygulamada doğrudan hak düşürücü nitelikte kabul edildiğinden, süre geçtikten sonra yapılan şikâyet dinlenmez.

Bu bağlamda “fiilin işlendiği tarih”, üçüncü kişinin kanuna göre istenen beyanı hakikate aykırı şekilde verdiği an olarak değerlendirilir. Haciz ihbarnamesine verilen cevabın veya itiraz beyanının yazılı olarak icra dosyasına sunulduğu tarih, çoğu vakada fiil tarihinin belirlenmesinde esas alınır. Üç aylık sürenin başlangıcı ise somut olayda alacaklının hakikate aykırılığı öğrendiği ana göre tespit edilir; buna rağmen bir yıllık üst sınır dolduğunda şikâyet hakkı her hâlde düşer.


ŞİKÂYET MERCİİ

İİK m.338/1 uyarınca yapılan şikâyetleri incelemeye yetkili merci İcra Mahkemeleridir. Bu tür başvurularda icra mahkemesi, yaptırımın niteliği gereği ceza mahkemesi sıfatıyla yargılama yapar. İİK m.89/4’te, üçüncü kişinin cezalandırılmasının yanında ayrıca tazminata mahkûm edilmesi talebine de imkân tanınmış; tazminat uyuşmazlığının “genel hükümlere göre” çözümleneceği belirtilmiştir. Uygulamada bu ikili yapı (cezalandırma + tazminat) “hangi sıfatla yargılama yapılacağı” tartışmasını doğurabilmekteyse de, Yargıtay içtihatları bu noktada icra mahkemesinin ceza mahkemesi sıfatını merkez alan bir yaklaşım benimsenmesi gerektiğini göstermektedir.

Yargıtay 16. Hukuk Dairesi’nin 31.01.2011 tarihli, 2010/9150 E., 2011/365 K. sayılı kararında; haciz ihbarnamesine gerçeğe aykırı beyanla itiraz eden üçüncü kişi hakkında cezalandırma isteminin ayrı bir yargılama usulüne tabi olduğu, tazminat isteminin ise genel hükümlere göre çözümlenmesi gerektiği belirtilmekle birlikte, tazminat ve cezalandırma istemiyle birlikte açılan davalara icra mahkemesince ceza mahkemesi sıfatıyla bakılacağı açıkça ifade edilmiştir.

Aynı yaklaşım, Yargıtay 16. Hukuk Dairesi’nin 06.07.2009 tarihli, E.2009/3406, K.2009/4958 sayılı kararında atıf yapılan Hukuk Genel Kurulu’nun 11.03.1972 tarihli, 1970/496 E., 162 K. sayılı kararında da temellendirilmektedir: İcra hâkiminin, uyuşmazlığın niteliğine göre hem hukuk hem ceza hâkimi sıfatını taşıyabildiği; mahkeme sıfatının belirlenmesinde ise öncelikle cezalandırma talebinin dikkate alınması gerektiği kabul edilmektedir. Bu çerçevede, İİK m.89/4 ve m.338/1 dayanak gösterilerek hem tazminat hem cezalandırma talep edilen başvurularda, icra mahkemesinin yargılamayı doğru sıfatla yürütmesi ve tazminat istemi hakkında da olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurması gerekir.

Bu nedenle pratikte doğru kurgu şudur: Alacaklı, üçüncü kişinin beyanının aksini icra mahkemesinde ortaya koyarak İİK m.338/1 kapsamında cezalandırma ve İİK m.89/4 kapsamında tazminat talep eder; icra mahkemesi ise yargılamayı ceza mahkemesi sıfatıyla yürütür, tazminat yönünden değerlendirmesini m.89/4’ün işaret ettiği şekilde genel hükümlere göre yapar ve tazminat hakkında ayrıca hüküm tesis eder.

CEZA YARGILAMASI

İcra ve İflas Kanunu, haciz ihbarnamesine verilen cevabın hakikate aykırı olması hâlinde üçüncü kişi bakımından cezai sorumluluk öngörmüştür. Bu sorumluluk, İİK m.89/4’ün açık atfıyla İİK m.338/1 kapsamında doğar ve yargılama, niteliği gereği ceza yargılaması ilkeleri (kusur sorumluluğu, şüpheden sanık yararlanır ilkesi, cezanın şahsiliği vb.) çerçevesinde yürütülür.

Bu suç tipinde korunmak istenen hukuki yararın, öğretide ve içtihatlarda baskın biçimde kabul edildiği üzere kamu güveni olduğu ifade edilir. Devletin cebrî icra fonksiyonunun icrası sırasında, kanunun öngördüğü beyan mekanizmasının yanıltılmasının önüne geçilmesi; bir yandan alacaklının cebrî icra yoluyla hakkına ulaşacağına dair kamu otoritesine duyduğu güvenin, diğer yandan da kanuni yükümlülüğü yerine getiren kişiler bakımından kamu düzeninin gerektirdiği güven ilişkisinin korunması amaçlanır. Bu nedenle, fiilin sübutu bakımından esas olan, kanunun aradığı beyanın üçüncü kişi tarafından bilerek hakikate aykırı şekilde verilmesidir; alacaklının somut olarak zarara uğrayıp uğramaması, suçun oluşumunun zorunlu bir unsuru olarak değerlendirilmez.

Bu çerçevede, cezai sorumluluğun sınırını belirleyen temel ölçüt şudur: İİK m.338/1’in uygulama alanı, yalnızca kanun gereği verilmesi zorunlu olan beyanlara ilişkindir. Kanuni bir yükümlülük bulunmaksızın yapılan açıklamanın sonradan gerçeğe aykırı olduğunun ileri sürülmesi, tek başına 338/1 kapsamında cezai sorumluluk doğurmaz. Dolayısıyla, suçun konusunu oluşturan beyanın, ilgili icra hukuku düzeninin öngördüğü şartlar içinde, üçüncü kişi tarafından verilmiş olması; ayrıca beyanın hakikate aykırılığının bilinerek gerçekleştirilmesi gerekir. Ceza yargılamasında aranacak “manevi unsur” bakımından da, sırf yorum farkı yahut hukuki değerlendirme uyuşmazlığı değil, gerçek olgulara aykırılık bilinci belirleyicidir.

“Sözleşmeden doğan borç nedeniyle hapis” tartışması ve AYM denetimi

İİK m.338’de öngörülen yaptırımın, “sözleşmeden doğan bir borcun yerine getirilmemesi” nedeniyle kişi özgürlüğünü sınırladığı yönünde tartışmalar yapılmış; konu Anayasa Mahkemesi önüne taşınmıştır. Anayasa Mahkemesi, 21.11.2002 tarihli, 2001/415 E., 2002/166 K. sayılı kararıyla, İİK m.338’de yer alan düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığı sonucuna varmıştır. Kararın gerekçesinin odağında, kanun koyucunun hangi fiilleri suç olarak tanımlayacağına ilişkin takdir yetkisini Anayasa’ya uygun biçimde kullandığı; yaptırıma bağlanan fiilin, “bir sözleşme borcunun ifa edilmemesi” değil, kanunun yüklediği beyan ödevinin kanundaki koşullara aykırı şekilde yerine getirilmesi olduğu tespiti yer alır. Başka bir ifadeyle cezalandırılan olgu, borcun ödenmemesi değil; cebrî icra sürecinde kanunun aradığı beyanın hakikate aykırı verilmesi suretiyle icra mekanizmasının yanıltılmasıdır.

Aynı eksen, Anayasa Mahkemesi kararından önce Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 29.01.2002 tarihli, 2001/17-407 E., 2002/133 K. sayılı kararında da belirgin biçimde ortaya konulmuştur. Ceza Genel Kurulu; cebrî icranın sağlıklı işletilmesi bakımından beyan kurumunun taşıdığı işlevi vurgulamış, kanuni beyan yükümlülüğünün bilerek gerçeğe aykırı şekilde yerine getirilmesini “salt sözleşmesel borcun ifa edilmemesi” olarak nitelendirmenin isabetli olmadığını; suçla korunan değerin kamu güveni olduğunu ve zarar unsurunun suçun oluşumu bakımından belirleyici kabul edilemeyeceğini temellendirmiştir. Bu yaklaşım, 338/1 yaptırımının anayasal yasak alanına (salt borç ilişkisi nedeniyle hürriyeti bağlayıcı yaptırım) sokulamayacağı yönündeki değerlendirmeyi güçlendirmektedir.

Cezalandırma talebinin konusuz kalması ve tazminat talebinin akıbeti

Uygulamada sık karşılaşılan bir diğer mesele, cezalandırma talebinin çeşitli sebeplerle konusuz kalması (örneğin şikâyetten vazgeçilmesi, sanığın ölümü gibi) hâlinde tazminat talebinin nasıl ele alınacağıdır. Yerleşik yaklaşım, tazminat isteminin, cezalandırma isteminden bağımsız biçimde incelenip karara bağlanabileceği yönündedir. Bu noktada önem taşıyan husus, dosyanın hangi “sıfatla” yürütüleceğidir.

Yargıtay 16. Hukuk Dairesi’nin 20.09.2010 tarihli, E.2010/3032, K.2010/5246 sayılı kararında; İİK m.89/4 sisteminde üçüncü kişinin cezalandırılması isteminin cezanın şahsiliği ilkesi de gözetilerek ayrı bir usule tabi olduğu, tazminat isteminin ise genel hükümlere göre çözümleneceği belirtilmekle birlikte, cezalandırma talebinin akıbetinin tazminat talebini otomatik olarak “başka bir mahkeme defterine” sevk ettirmeyeceği; tazminatın, aynı başvuru içinde değerlendirilebilecek nitelikte olduğu vurgulanmıştır. Bu nedenle, tazminat talebinin sırf “ceza verilememesi” gibi bir sebeple icra hukuk mahkemesi esasına kaydedilmesi yönündeki uygulamalar isabetli görülmemiştir.

Aynı çizgi, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin kararlarında da, cezalandırma isteminin konusuz kaldığı hâllerde dahi tazminat isteminin ayrıca incelenmesi ve talep hakkında olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulması gerektiği yönünde ortaya konulmaktadır. Sonuç olarak; İİK m.89/4 dayanaklı başvurularda, cezai talebin akıbeti ne olursa olsun, tazminat talebinin “kendiliğinden düşmüş sayılması” veya yargılama dışına itilmesi doğru değildir; mahkeme, tazminat yönünden de karar vermekle yükümlüdür.

Bu çerçevede “ceza yargılaması” başlığında pratik sonuç şudur: Üçüncü kişinin gerçeğe aykırı beyanına dayalı başvurularda, cezai sorumluluk kusur ve ispat ilkeleriyle değerlendirilir; zararın varlığı suçun zorunlu unsuru sayılmaz; cezalandırma talebi konusuz kalsa dahi tazminat talebi dosya içinde ele alınarak hüküm kurulması gerekir.

TAZMİNAT TALEBİ

İİK m.89/4 hükmü, haciz ihbarnamesine süresi içinde itiraz eden üçüncü kişinin verdiği cevabın hakikate aykırı olduğunun ileri sürülmesi hâlinde, takip alacaklısına iki farklı talebi aynı zeminde ileri sürebilme imkânı tanır: cezalandırma ve tazminat. Buna göre alacaklı;

  • üçüncü kişinin İİK m.338/1 atfıyla cezalandırılmasını isterken aynı başvuru içinde ayrıca tazminata hükmedilmesini talep edebilir,

  • yahut cezalandırma istemini ileri sürmeksizin, yalnız tazminat talebiyle de başvuruda bulunabilir.

Bu tercih, İİK m.89/4’ün tazminat ve cezalandırmayı birlikte zikreden yapısından ve tazminatın “genel hükümlere göre” çözümleneceğine dair açık düzenlemeden kaynaklanır.

1) Tazminatın hukuki niteliği ve yargılamanın yürütülüşü

İİK m.89/4 kapsamında talep edilen tazminat, üçüncü kişinin gerçeğe aykırı beyanı nedeniyle doğan ve niteliği itibarıyla haksız fiil esaslı bir giderim talebi olarak kabul edilmektedir. Nitekim Yargıtay 12. Hukuk Dairesi, İİK m.89/4’te öngörülen tazminatın “üçüncü kişinin gerçeğe aykırı beyanından kaynaklanan, haksız fiile dayalı bir talep” olduğunu açıkça ifade etmiştir (T.C. Yargıtay 12. HD, E.2006/19147, K.2006/22468, T.28.11.2006).

Tazminat istemi, İİK m.89/4’teki açık atıf ve düzenleme gereği, genel hükümlere göre incelenir. Ancak bu inceleme, görevli merci bakımından ayrı bir mahkemeye devredilmez; başvurunun niteliği sebebiyle yargılamayı yapan icra mahkemesi, dosyayı ceza mahkemesi sıfatıyla ele almakla birlikte tazminat yönünden değerlendirmesini genel hükümler çerçevesinde yapar. Bu sistematik, tazminat incelemesinde usulî ölçütlerin (iddia–savunma, delillerin değerlendirilmesi, bilirkişi/defter incelemesi gibi) genel yargılama esaslarına göre yürütülmesini gerektirir.

2) İspat külfeti ve ispat araçları

Tazminat talebinde ispat külfeti kural olarak iddia edene, yani takip alacaklısına aittir. Zira İİK m.89/4, alacaklıya bu talepleri ancak “üçüncü kişinin verdiği cevabın aksini icra mahkemesinde ispat ederek” ileri sürebileceğini hükme bağlamak suretiyle, ispat yükünü açıkça alacaklı üzerinde bırakmıştır.

Bu kapsamda alacaklı, üçüncü kişinin itirazının/beyanının hakikate aykırı olduğunu her türlü delille ispat edebilir. İspat, İİK m.68’de sayılan belgelerle sınırlı değildir; üçüncü kişinin beyanının aksinin ortaya konulması bakımından genel ispat vasıtaları kullanılabilir. Uygulamada bunun anlamı şudur: üçüncü kişinin takip borçlusuna borçlu olup olmadığı, borcun tutarı, muacceliyet ve kesinlik unsurları; ticari defter ve kayıtlar, banka hareketleri, cari hesap dökümleri, sözleşme ve eki belgeler gibi materyallerle; gerekli hâllerde bilirkişi incelemesi ve defter tetkikiyle belirlenir. Mahkeme, tazminat yönünden karar verirken bu delillerden hareketle üçüncü kişinin cevabının gerçeğe uygun olup olmadığını tespit eder.

3) Süre rejimi: İcra mahkemesinde tazminat ve genel mahkemede tazminat ayrımı

İİK m.89/4 yoluyla icra mahkemesinde (ceza mahkemesi sıfatıyla) ileri sürülen tazminat talebi, aynı başvurunun bir parçası olduğundan, şikâyet rejimiyle bağlantılı olarak İİK m.347’deki 3 ay ve her hâlde 1 yıl sınırlarıyla ilişkilendirilmektedir. Bu yaklaşım, tazminat talebinin 89/4 ve atıfla 338 çerçevesinde ileri sürülmesi hâlinde, başvurunun hak düşürücü süre kısıtı altında yapıldığı kabulüne dayanır.

Buna karşılık, tazminat sorumluluğunun haksız fiil esaslı olduğu kabul edildiğinden, öğretide ve uygulamada; alacaklının genel mahkemede, haksız fiil hükümlerine dayanarak ayrıca tazminat isteminde bulunabileceği; bu istem bakımından ise İİK m.347’deki hak düşürücü sürelerin değil, TBK’daki zamanaşımı sürelerinin uygulanacağı yönünde görüş ve uygulama da yerleşmiştir. Bu ayrım, “İİK m.89/4 kapsamında icra mahkemesinde talep edilen tazminat” ile “genel mahkemede TBK temelli tazminat” arasında süre bakımından farklı rejimler doğurabilmektedir.

4) Tazminatın üst sınırı: 1. haciz ihbarnamesindeki miktar ve üçüncü kişinin borcu

İİK m.89/4 kapsamındaki tazminatın miktarı bakımından Yargıtay’ın açık kabulü şudur: Tazminat, 1. haciz ihbarnamesinde istenen miktarı aşamaz. Ayrıca üçüncü kişinin takip borçlusuna borcunun bu miktardan daha az olduğunun tespiti hâlinde, tazminat en fazla üçüncü kişinin borcu kadar olabilir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 28.11.2006 tarihli kararında bu ilke şu şekilde ifade edilmiştir:
“İİK’nun 89/4. maddesinde öngörülen tazminat … haksız fiile dayalı bir taleptir. Tazminat miktarı 1. haciz ihbarnamesinde istenen miktarı aşamaz. Üçüncü kişinin takip borçlusuna daha az borçlu olduğu tespit edilmişse tazminat bu miktar kadardır.” 

Bu belirleme pratikte iki sonuç doğurur:
(i) alacaklı, tazminat talebini 1. ihbarnamede bildirilen tutarı aşacak şekilde genişletemez,
(ii) üçüncü kişi ile takip borçlusu arasındaki borç ilişkisi daha düşük bir tutarı gösteriyorsa, tazminat da o tutarla sınırlanır.

5) Kanun yolu rejimi ve kesin hüküm etkisi

İcra mahkemesi tarafından aynı dosyada hem cezalandırma hem tazminat hakkında karar verildiğinde, kararın cezaya ilişkin kısmı bakımından CMK’nın kanun yolu hükümleri; tazminata ilişkin kısmı bakımından ise tazminat incelemesi “genel hükümlere göre” yapıldığından HMK’nın kanun yolu hükümleri uygulanır. Tazminat yönünden verilen hüküm, genel hükümlere göre kurulmuş bir hüküm niteliği taşıdığından, usul şartları oluştuğunda maddi anlamda kesin hüküm etkisi doğurur.

Bu çerçevede İİK m.89/4 tazminatı, şeklen icra mahkemesi bünyesinde görülse bile, içerik bakımından genel hükümlere dayalı bir giderim değerlendirmesi yapıldığından; delillerin toplanması, bilirkişi incelemesi ve hesaplamalar da bu mantığa uygun biçimde yürütülür.

SONUÇ

Haciz ihbarnamesine süresi içinde itiraz eden üçüncü kişinin verdiği cevabın hakikate aykırı olduğu iddiası bakımından, İİK m.89/4 hükmü alacaklıya açık ve sınırlı bir başvuru yolu tanımıştır. Buna göre alacaklı; üçüncü kişinin cevabının aksini icra mahkemesinde ispat etmek şartıyla, üçüncü kişinin İİK m.338/1 atfıyla cezalandırılmasını ve ayrıca gerçeğe aykırı beyanın sonuçlarına bağlı olarak tazminata mahkûm edilmesini talep edebilir. Bu çerçevede, uyuşmazlığın esası “üçüncü kişinin beyanının gerçeğe uygun olup olmadığı” noktasında toplanmakta; alacaklının taleplerinin kabulü, kanunun açık düzenlemesi gereği, üçüncü kişinin itirazının aksinin ispatına bağlı bulunmaktadır.

Uygulamada zaman zaman üçüncü kişinin itirazı karşısında “itirazın kaldırılması” veya “itirazın iptali” gibi yolların tercih edildiği görülmekteyse de, Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımı uyarınca İcra ve İflas Kanunu’nda, haciz ihbarnamesine itiraz edilmesi hâlinde üçüncü kişi aleyhine bu mahiyette bir yol öngörülmüş değildir. Dolayısıyla alacaklı, kanunda düzenlenmeyen usuller yerine, İİK m.89/4’ün öngördüğü mekanizmayı işletmek suretiyle, üçüncü kişinin beyanının gerçeğe aykırı olduğunu icra mahkemesi önünde ortaya koymalıdır.

İcra mahkemesinde yürütülen yargılamada iki talep bir arada bulunabilir: cezalandırma ve tazminat. Mahkeme, başvurunun niteliği gereği yargılamayı ceza mahkemesi sıfatıyla yürütür. Cezalandırma istemi yönünden inceleme, ceza yargılamasının genel ilkeleri çerçevesinde yapılır; bu alanda kusur sorumluluğu, cezanın şahsiliği, ispat standardı ve şüpheden sanık yararlanır ilkesi gibi temel prensipler belirleyicidir. Buna karşılık tazminat istemi, İİK m.89/4’ün açık hükmü gereği “genel hükümlere göre” çözümlenir; bu yönüyle tazminat bakımından delillerin değerlendirilmesi, zararın ve illiyet bağının tespiti ile tazminat miktarının belirlenmesi genel yargılama esaslarına uygun biçimde yapılır.

Bu sistem içinde ispat yükü, kanunun açık ifadesi gereği alacaklıdadır. Alacaklı, üçüncü kişinin beyanının aksini ortaya koyamadığı takdirde, gerek cezalandırma gerek tazminat talepleri yönünden hukuken sonuca ulaşamaz. İspat çoğu zaman, haciz ihbarnamesinin üçüncü kişiye tebliğ edildiği tarih itibarıyla borçlunun üçüncü kişi nezdinde kesin ve muaccel bir alacağının bulunup bulunmadığı meselesinde düğümlenir. Tazminat yönünden ayrıca, talep edilebilecek miktar bakımından Yargıtay uygulamasının kabul ettiği sınır; tazminatın birinci haciz ihbarnamesinde istenen miktarı aşamayacağı, üçüncü kişinin takip borçlusuna daha az borçlu olduğunun belirlenmesi hâlinde tazminatın en fazla bu tutarla sınırlı kalacağıdır.

Cezalandırma isteminin herhangi bir nedenle konusuz kalması (örneğin şikâyetten vazgeçilmesi veya sanığın ölümü gibi) durumunda dahi, tazminat isteminin dosya içinde ayrıca ele alınarak hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesi gerekir. Zira tazminat talebi, her ne kadar aynı başvuruda ileri sürülse de, mahiyet itibarıyla genel hükümlere göre çözümlenen ayrı bir talep niteliği taşır; cezalandırma talebinin akıbeti, tazminatın otomatik biçimde dışarıda bırakılmasını veya başka bir yargılama kanalına sevk edilmesini haklı kılmaz.

Son olarak, icra mahkemesinin vereceği kararın cezaya ilişkin kısmı bakımından kanun yolu denetimi Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili hükümlerine; tazminata ilişkin kısmı bakımından ise yargılama genel hükümlere göre yürütüldüğünden Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun kanun yolu hükümlerine tabidir. Bu ayrım, aynı dosya içinde iki farklı nitelikte talebin birlikte görülmesinin doğal sonucudur ve kararın hangi kısmına hangi usul rejiminin uygulanacağını belirler. Bu itibarla, haciz ihbarnamesine gerçeğe aykırı beyanla itiraz eden üçüncü kişiye karşı izlenecek yolun doğru kurgulanması; hem usul ekonomisi hem de talebin hukuki dayanak ve kanun yolu rejimi bakımından hataya düşülmemesi açısından belirleyici öneme sahiptir.

 

KONU HAKKINDA SORUNUZ VARSA SORUN CEVAPLAYALIM

Borçlunun, üçüncü şahıslar nezdinde bulunan alacağını, alacaklıya ödemesi hükmünü amir İcra İflas Kanunu