Sanığın gerçeğe aykırı olarak kazaya karışan aracı kendisinin kullandığını beyan etmekten ibaret eylemi

Yargıtay Ceza Genel Kurulu

Esas No: 2018/250
Karar No: 2020/520
Karar Tarihi: 15.12.2020

Kararı Veren
Yargıtay Dairesi:
8. Ceza Dairesi
Mahkemesi: Sulh Ceza
Sayısı: 650-8

Suç üstlenme suçundan sanık …’ın TCK’nın 270/1, 53 ve 58. maddeleri uyarınca 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin Çubuk (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince verilen 22.01.2014 tarihli ve 650-8 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 28.09.2017 tarih ve 8251-10616 sayı ile;
“Sanık … 1,80 promil alkollü olarak … plakalı araç ile seyir hâlinde iken alkolün de etkisiyle maddi hasarlı kazaya sebebiyet vermesi üzerine, alkolsüz olduğu anlaşılan arkadaşı …’ın polis karakolunda trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunu işleyen sanık …’nun yargılanmasının engellenmesine imkân sağlamak için aracı kendisinin kullandığını beyan etmesi şeklinde gerçekleşen olayda; eyleminin TCK’nın 283. maddesinde düzenlenen suçluyu kayırma suçunu oluşturacağı, hukuki durumunun buna göre takdir ve tayini gerektiği gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek suç üstlenme suçundan mahkûmiyet kararı verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.


Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 02.11.2017 tarih ve 119847 sayı ile;
“Suç üstlenme suçu TCK’nın 270. maddesinde, suçluyu kayırma suçu ise TCK’nın 283. maddesinde düzenlenmiştir. Her iki suç da 5237 sayılı TCK’nın 2. Kitap, 4. Kısım, 2. Bölümde, Adliyeye Karşı Suçlar içinde düzenlemiştir.
TCK’nın 270. maddesi ‘(1) Yetkili makamlara, gerçeğe aykırı olarak, suçu işlediğini veya suça katıldığını bildiren kimseye iki yıla kadar hapis cezası verilir. Bu suçun üstsoy, altsoy, eş veya kardeşi cezadan kurtarmak amacıyla işlenmesi hâlinde; verilecek cezanın dörtte üçü indirilebileceği gibi tamamen de kaldırılabilir.’ şeklindeki düzenleme suç üstlenme suçunun tanımını yapmıştır. Eylemin suç olarak tanımlanması ile korunan hukuki yarar, adliyenin yanıltılıp soruşturma ve kovuşturma makamlarının maddi gerçeğe aykırı bir biçimde işlev görmesi, bunun sonucu olarak bu makamların itibar kaybına uğraması, diğer yandan bireylerin ve toplumun zarar görmesi gibi zararların ortaya çıkmasının önlenmesi, adil yargılanma hakkının korunması olarak ifade edilebilir. Suçun oluşması için bir zarar doğması aranmadığından soyut tehlike suçu olarak düzenlenmiştir. Suç, birden fazla suçun özelliklerini bünyesinde barındıran bir suçtur. Suçun adliyeyi yanıltma ve suç soruşturmasını yanlış yöne sevketme gibi olumsuz işlevleri bulunduğu gibi, suç uydurma ve iftira suçunun bazı özelliklerini de bünyesinde bulundurmaktadır (Yaşar-Gökcan-Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, C. IV, s. 7905.).
Suç üstlenme suçu, yetkili makamlara gerçeğe aykırı olarak bir suçun kendisi tarafından işlendiği ya da iştirak edildiğinin beyan edilmesi ile oluşur. Bu şekli ile sırf hareket suçu niteliğindedir. Üstlenilen suç işlenmiş bir suç olabileceği gibi, işlenmemiş bir suç da olabilir. Ancak suç üstlenildiğinde asıl fail hakkında bir soruşturma veya kovuşturma başlatılmamış olmalıdır. Üstlenilen eylemin suç olması gerekir, kabahat veya disiplin suçu niteliğindeki eylemlerin üstlenilmesi bu suça vücut vermez.
Suçluyu kayırma suçu ise TCK’nın 283. maddesinde ‘(1) Suç işleyen bir kişiye araştırma, yakalanma, tutuklanma veya hükmün infazından kurtulması için imkân sağlayan kimse, altı aydan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Bu suçun kamu görevlisi tarafından göreviyle bağlantılı olarak işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(3) Bu suçun üstsoy, altsoy, eş, kardeş veya diğer suç ortağı tarafından işlenmesi hâlinde, cezaya hükmolunmaz.’ şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile korunmak istenen hukuki yarar adli işlemlerin sağlıklı bir şekilde yürütülmesini, böylece adil yargılanma hakkının korunmasını sağlamaktır. Daha önce işlenmiş bir suçun failinin araştırılma, yakalanma, tutuklanma veya hükmün infazından kurtulmasını sağlamak için imkân sağlamakla suç oluşur. Bu suç failinden kasıt, suçun şüphelisi, sanığı ya da hükümlüsüdür. Hükümlü olanlardan da hakkında infaz işlemleri başlatılmış veya yakalama emri çıkartılmış kişileri kayırmaya yönelik eylemler suç oluşturacaktır. Yine failin kim olduğunun anlaşılmasının önlemeye yönelik hareketler de bu suça vücut verecektir.
Bu açıklamalar ışığında her iki suç birlikte değerlendirildiğinde; eylemlerin suç olarak düzenlemesi ile korunmak istenen hukuki yararların benzer nitelikte olduğu, keza suç üstlenme suçunda suçu üstlenmek suretiyle adli soruşturmayı gerçek failden uzaklaştırmak, suçluyu kayırma suçunda ise, bir suç failine araştırma, yakalanma, tutuklanma veya hükmün infazından kurtulması için imkân sağlama eylemlerinden birisi olan araştırmadan kurtulmak konusunda imkân sağlamak şeklinde ortaya çıkan suç tiplerinin de neredeyse iç içe geçmiş olduğu görülmektedir. Bir eylemin iki ayrı yasal tipe uygun suçu oluşturması hâlinde sorun ne şekilde çözülecek, fail hangi hükme göre cezalandırılacaktır? Neticede her iki eylem de adli soruşturmayı gerçek failden uzaklaştırmak suretiyle failin yargılanmasını önlemeye yöneliktir.
Sorunu çözme konusunda iki ayrı yaklaşım söz konusudur. Bunlardan ilki, TCK’nın 44. maddesinde düzenlenmiş olan fikri içtima kurallarına göre eylemin kanunun birden fazla hükmünü ihlal ettiği gözetilerek, daha ağır cezayı gerektiren kanun hükmü uygulanmak suretiyle failin cezalandırılması yaklaşımıdır. Bu yaklaşımın kabulü hâlinde, TCK’nın 270. maddesi hukuken varlığının koruduğu hâlde, fiilen uygulanabilirliğini yitirecektir. Her iki hükmün hem zaman olarak düzenlenip yürürlüğe girdiği düşünüldüğünde, yasa koyucunun her iki hükmün de uygulanmasını istediği kabul edilmelidir. Bir diğer yaklaşım ise, suç üstlenme suçunun suçluyu kayırma suçunun özel bir şekli olduğunun kabulü ile özel norm-genel norm kuralları çerçevesinde sorunun çözülmesidir. Gerçekten de yasa koyucu, suçluyu kayırma suçunun özel bir şekli olan suç üstlenme suçunu bağımsız bir suç olarak görüp düzenlemiş, ona ayrıca bir yaptırım uygulanmasını öngörmüştür. Bu nedenle başkasının işlediği bir suçu üstlenen kişi hakkında TCK’nın 270. maddesinin uygulanması gerektiği düşünülmüştür.
Buna göre;
Hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan mahkûmiyet kararı verilen …’nun 1,80 oranında alkollü olarak araç ile seyir hâlinde iken kaza yapması sonrasında sanık …’ın söz konusu aracı kendisinin kullandığını beyan etmesi şeklinde gerçekleşen somut olayda, sanığın eyleminin TCK’nın 270. maddesi kapsamında suç üstlenme niteliğinde olduğu” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK’nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince, 26.04.2018 tarih ve 22105-4805 sayı ile itiraz nedeni yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.


TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI

İnceleme dışı sanık … hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan verilen mahkûmiyet kararı Özel Dairece bozulmuş olup itirazın kapsamına göre inceleme sanık … hakkında suç üstlenme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin “suçluyu kayırma” suçunu mu yoksa “suç üstlenme” suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Kolluk tarafından düzenlenen ölümlü/yaralamalı trafik kazası tespit tutanağında; 25.09.2013 tarihinde saat 06.00 sıralarında Ankara-Çubuk 06-10 il yolunun 11. km’sinde meydana gelen yaralamalı ve maddi hasarlı trafik kazasına yönelik yapılan incelemede; Ankara ili istikametinden Çubuk ilçesi yönüne seyir hâlinde olan sürücüsü tespit edilemeyen … plakalı aracın belirtilen mevkiye geldiğinde sürücünün direksiyon hâkimiyetini kaybetmesi sonucu gidiş istikametine göre yoldan çıkarak yolun sağ tarafında bulunan yaya kaldırımına, Ceyhanlar Tel Örgü isimli iş yerinin sürgülü demir kapısına, beton duvarına ve üzerinde “Panel Çit” yazılı reklam panosuna çarparak sürüklenmesi neticesinde kazanın meydana geldiği, kaza sonucunda … plaka sayılı aracın tamamen hasara uğradığı, kaza mahalline gelindiğinde kazaya karışan şahısların olmadığı, kazada yaralanan inceleme dışı sanık …’nun Çubuk Devlet Hastanesine sevk edilmiş olduğu, bu kişinin alınan sözlü beyanında kendisinin sürücü olmadığını, aracın ön koltuğunda yolcu olarak bulunduğunu, araç sürücüsünün tanık…olduğunu ve kazadan sonra olay mahallinden ayrılmış olduğunu ifade ettiği, sürücü olarak belirtilen tanık…’a ulaşılamadığı ve bahse konu şahsın sürücü olarak tespitinin yapılamadığı, kaza mahallinde yapılan inceleme esnasında aracın ön sürücü koltuğu paspası üzerinde beyaz kağıda sarılı vaziyette tütün-esrar karışımı maddenin bulunduğu, bu maddenin Çubuk İlçe Emniyet Müdürlüğü ekiplerine teslim edildiği, yolcu olduğunu beyan eden inceleme dışı sanık …’nun alkol kontrolünde 1,80 promil alkollü olduğu ayrıca uyuşturucu, uyarıcı veya keyif verici madde kullanımı şüphesinin bulunduğu, kaza sonucunda … plaka sayılı aracı kullanan ve tespit edilemeyen araç sürücüsünün 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun diğer kusurlardan madde: 52/1-b (Araçların hızlarını, aracın yük ve teknik özelliğine, görüş, yol, hava ve trafik durumunun gerektirdiği şartlara uydurmamak) kuralını ihlal ettiği bilgilerine yer verildiği,
İnceleme dışı sanık … hakkında Halil Şıvgın Çubuk Devlet Hastanesi tarafından 25.09.2013 tarihinde saat 07.00’de düzenlenen adli raporda; inceleme dışı sanığın, sağ elinin dış yüzeyinde birkaç adet minimal kanama olduğunun, aktif kanamasının olmadığının, sağ dizinin dış tarafında 2×3 cm’lik yüzeysel sıyrık bulunduğunun, yaralanmasının basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olduğunun, istenilen grafileri çektirmediğinin, fiziki muayenesinde orta derece alkollü olduğunun, tedaviye direnç gösterdiğinden polis eşliğinde hastaneyi terkettiğinin ve alkolmetreyi üflemediğinin belirtildiği,
Kolluk tarafından 25.09.2013 tarihinde saat 08.00’de düzenlenen tutanakta; aynı gün saat 06.30 sıralarında Muhsin Yazıcıoğlu Mahallesi, Yükselen Koleji karşısında meydana gelen tek taraflı yaralamalı trafik kazası ile ilgili olarak kazaya karışan araç sürücüsü inceleme dışı sanık …’nun Devlet Hastanesi acil polikliniğinde kendisine tıbbi müdahale yapılmasını reddettiğinin ve alkol durumunun tespiti için promil ölçümünün de yapılmasını istemediğinin belirtildiği,
Kolluk tarafından düzenlenen görgü ve tespit tutanağında; 25.09.2013 tarihinde saat 07.00 sıralarında Ceyhan Tel Örgü isimli iş yerine … plaka sayılı aracın çarpması sonucunda iş yeri girişinde bulunan 6,5 metre uzunluğundaki istinat duvarı ile iş yeri kapısının girişe göre sol tarafında bulunan kapı demirinin yıkılmış olduğu bilgilerine yer verildiği,
Tanık…hakkında Halil Şıvgın Çubuk Devlet Hastanesi tarafından 25.09.2013 tarihinde saat 21.05’te düzenlenen adli raporda; tanığın üzerinde herhangi bir darp ve cebir izine rastlanılmadığının ayrıca alkolsüz olduğunun belirtildiği,
Sanık … Vuruşhan hakkında Halil Şıvgın Çubuk Devlet Hastanesi tarafından 12.10.2013 tarihinde saat 14.13’te düzenlenen adli raporda; sanık …’ın, üzerinde herhangi bir darp ve cebir izine rastlanılmadığının ayrıca alkolsüz olduğunun belirtildiği,
… plaka sayılı özel otomobile ilişkin düzenlenen trafik ve tescil belgesi fotokopisine göre bahse konu aracın YAP Otomotiv Turizm Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi adına kayıtlı olduğu,
Çubuk İlçe Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenlenen 21.10.2013 tarihli fezlekede; kazaya karışan … plaka sayılı araçtan elde edilen esrar maddesine ilişkin olarak 2013/1436 sayı ile ayrı bir tahkikat evrakı hazırlandığının belirtildiği,
Çubuk Cumhuriyet Başsavcılığınca 28.10.2013 tarih ve 2182 sayı ile inceleme dışı sanık … hakkında mala zarar verme, tanık…ile sanık … hakkında ise mala zarar verme ve taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olma suçlarından kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verildiği,
İnceleme dışı sanık …’nun trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan TCK’nın 179/3. maddesi yollaması ile aynı Kanun’un 179/2. maddesi uyarınca 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Yerel Mahkemece verilen 22.01.2014 tarihli ve 650-8 sayılı hükmün inceleme dışı sanık … tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece 28.09.2017 tarih ve 8251-10616 sayı ile; UYAP ortamından alınan nüfus kayıt örneğinde inceleme dışı sanık …’nun hükümden sonra 18.10.2015 tarihinde vefat ettiğinin belirtilmesi karşısında, bu husus araştırılarak sonucuna göre TCK’nın 64. maddesi uyarınca inceleme dışı sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması isabetsizliğinden bozulmasına karar verildiği,
Anlaşılmaktadır.
İnceleme dışı sanık … 25.09.2013 tarihinde kollukta; olay günü saat 06.30 sıralarında … plaka sayılı aracı ile Ankara ilinden Çubuk ilçesine gitmek için yola çıktılarını, aracı yanında bulunan ve arkadaşı olan tanık…’ın kullandığını, kendisinin ise sağ ön koltukta oturduğunu, alkollü olduğu için yolda uyuyakaldığını, birden kaza yaptıklarını, araçlarının takla atarak yoldan çıktığını, kaza sonrası araçtan nasıl çıktığını hatırlamadığını, kendine geldiğinde hastanede olduğunu, arkadaşı olan tanık…’ın ise yanında olmadığını, nereye gittiğini de bilmediğini, kaza sonrası olay yerine giden trafik polisleri ile jandarna ekipleri tarafından aracının içerisinde bir miktar esrar maddesi bulunduğunu sonradan öğrendiğini, bulunan esrar maddesinin kendisine ait olmadığını, bu konuyla ilgili ayrıca ifade vereceğini, kaza yaptıkları aracın kendisine ait olmadığını, kiralık olduğunu, yaklaşık iki hafta kadar önce İstanbul’dan kiraladığını, kaza anında aracı kesinlikle kendisinin kullanmadığını, olay nedeniyle ciddi bir yaralanmasının bulunmadığını, bu nedenle de kimseden şikâyetçi olmadığını,
Mahkemede; olay tarihinde iş görüşmesi için gittiği gazinoda bir miktar alkol aldığını, araç kullanamayacak durumda olduğundan ve geçmişte de alkollü araç kullanması nedeniyle trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan sabıkası bulunduğundan tanık…’dan kendisini Çubuk ilçesine götürmesini istediğini, tanık Fatih Mehmet’in de kendi şoförü olan sanık …’ı çağırarak aracı onun kullanmasını istediğini, aracın sağ ön koltuğunda uyuyakalması nedeniyle aracı kimin kullandığının farkında olmadığını, kaza sırasında aracın üç kez takla attığını, bu sırada emniyet kemerinin takılı olmadığını, kaza meydana geldikten sonra gözünü araç içerisinde açtığını, araçtan nasıl çıktığını hatırlamadığını, kendine geldiğinde hastanede olduğunu, yanında da kimsenin bulunmadığını, aracı kullanmadığı için hakkındaki suçlamayı kabul etmediğini,
Tanık…25.09.2013 tarihinde kollukta; olay günü saat 01.00 sıralarında Ankara ili, Keçiören ilçesi, Hasköy Mahallesinde bulunan bir kahvehaneye gittiğini, bir süre sonra da inceleme dışı sanık …’nun geldiğini, birlikte çay içip oyun oynadıklarını, yaklaşık iki saat sonra inceleme dışı sanık …’ın bir iş görüşmesi için Ankara ili, Çankaya ilçesi, Cebeci Mahallesinde bulunan bir gazinoya gideceğini söylediğini, alkollü olması nedeniyle de kendisinden aracını kullanmasını istediğini, bunun üzerine inceleme dışı sanık …’ın aracıyla bahse konu Anatolia isimli gazinoya gittiklerini, inceleme dışı sanık …’ın orada iş görüşmesi yaptığını, yaklaşık bir saat orada kaldıklarını, inceleme dışı sanık …’ın bu süre içinde bir miktar daha alkol aldığını, gazinodan çıkınca inceleme dışı sanık …’ın iyice sarhoş olduğunu fark ettiğini, kendisini arabaya bindirip tekrar Hasköy Mahallesinde bulunan kahvehanenin önüne gittiklerini, inceleme dışı sanık …’ın yol boyunca yanında uyuduğunu, kendisinin ertesi gün işe gitmesi ve inceleme dışı sanık …’ın da Çubuk ilçesinde bulunan evine bırakılması gerektiğinden inceleme dışı sanık …’ın cep telefonundan şoförü olan sanık …’ı aradığını, sanıktan Hasköy Mahallesinde bulunan kahvehanenin önüne gelmesini isteğini, ardından bahse konu yerde buluştuklarını, inceleme dışı sanık …’ın hâlen araçta uyuduğunu, aracı sanık …’a teslim ettiğini, daha sonra da kendi aracı ile evine gittiğini, inceleme dışı sanık …’ı Çubuk ilçesine sanık …’ın götürdüğünü, kazayı da muhtemelen onun yaptığını, inceleme dışı sanık …’ın aşırı derecede alkollü olması nedeniyle ne dediğini bilmeyerek kendisinin adını verdiğini, söz konusu trafik kazasını kendisinin yapmadığını, kazayı daha sonradan polislerin aramasıyla öğrendiğini, kaza yapan araçta bulunan esrar maddesinden haberi olmadığını, esrarın kime ait olduğunu bilmediğini,
İnceleme dışı şikâyetçi Adil Ceyhan 26.09.2016 tarihinde kollukta; 25.09.2013 tarihinde saat 06.30 sıralarında inceleme dışı sanık …’nun sevk ve idaresindeki … plaka sayılı özel otomobilin Ankara Bulvarı üzerinde seyir hâlindeyken yapmış olduğu kaza sonucunda yol kenarında bulunan Ceyhanlar Tel Örgü isimli iş yerine ait reklam panosunun, iş yerinin raylı kapısının ve yedi metre uzunluğundaki duvar panelinin zarar gördüğünü, yaklaşık zaranın 3.500 TL civarında olduğunu, olay ile ilgili olarak … plaka sayılı araç sürücüsü olan inceleme dışı sanık …’dan şikâyetçi olduğunu,
İfade etmişlerdir.
Sanık 12.10.2013 tarihinde kollukta; inceleme dışı sanık …’yu tanıdığını, yaklaşık bir aydır kendisinin şoförlüğünü yaptığını, olay tarihinde saat 05.00 sıralarında Fatih isimli bir şahsın, inceleme dışı sanık …’nun telefonundan kendisini arayarak inceleme dışı sanık … ile birlikte Ankara ili, Çankaya ilçesi, Cebeci Mahallesinde bulunan Anatolia isimli gazinodan çıktıklarını ve Ankara ili, Keçiören ilçesi, Hasköy Mahallesinde bulunan, sürekli takıldıkları kahvehaneye doğru gittiklerini söylediğini, ayrıca inceleme dışı sanık …’ın aşırı derecede alkollü olduğunu belirtip söz konusu kahvehaneye gelmesini istediğini, bahse konu kahvehanenin oraya gittikten bir süre sonra Fatih isimli şahsın araçla geldiğini, aracın sağ ön koltuğunda inceleme dışı sanık …’nun uyuduğunu, görünüşünden aşırı derecede alkollü olduğunun anlaşıldığını, Fatih isimli şahsın sabah işe gideceğini söyleyerek kendisinden inceleme dışı sanık …’ı Çubuk ilçesine bırakmasını istediğini, bu şahsın teklifini kabul ederek araca bindiğini, Çubuk ilçesine doğru yola çıktıklarını, saat 06.00 sıralarında Yükselen Kolejinin karşısında birden önüne bir karaltı çıkınca ani manevra yaptığını, bunun üzerine direksiyon hâkimiyetini kaybettiğini, ardından araçlarının yoldan çıkarak takla attığını, daha sonra kendi imkânları ile araçtan çıktığını, yaralanmadığını, birden panikleyerek yola çıkıp durdurduğu bir araçla evine gittiğini, kazanın etkisiyle inceleme dışı sanık …’ı olay yerinde bıraktığını, inceleme dışı sanık …’ın daha sonradan hastaneye kaldırıldığını ve durumunun iyi olduğunu basından öğrendiğini, ilk etapta gelip ifade vermediğini, işini kaybetmenin korkusuyla birkaç gün inceleme dışı sanık …’ın telefonlarına da cevap veremediğini, daha sonra inceleme dışı sanık …’ın kendisine ifade vermesi gerektiğini söylemesi üzerine karakola geldiğini, kaza sonrasında araçta bulunan esrar maddesinin kendisine ait olmadığını, kimin olduğunu da bilmediğini, araçta esrar bulunduğundan haberi olmadığını,
Mahkemede ise hazırlıkta verdiği ifadesini değiştirmek istediğini, olay tarihinden önce birkaç kez rica üzerine inceleme dışı sanık …’nun şoförlüğünü yaptığını ancak olay tarihinde inceleme dışı sanık …’ın şoförü olarak aracını kullanmadığını, bu kişinin maaşlı şoförlüğünü de yapmadığını, olayın kesinlikle kendisi ile bir ilgisinin olmadığını, bu nedenle inceleme dışı sanık …’ın suçunu da üstlenmediğini, atılı suçlamayı kabul etmediğini, olaydan sonra kendisine gelip ricada bulundukları için hazırlıkta o şekilde ifade verdiğini, ancak hazırlık ifadesinin doğru olmadığını, bu nedenle mahkemede verdiği ifadesine itibar edilmesini talep ettiğini,
Savunmuştur.
Uyuşmazlığın çözümünde isabetli bir hukuki sonuca varılabilmesi için öncelikle, sanığa atılı suç üstlenme ve suçluyu kayırma suçları üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun ikinci kitabının “Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler” başlıklı dördüncü kısmının “Adliyeye Karşı Suçlar” başlıklı ikinci bölümünde, “Suç Üstlenme” başlığıyla düzenlenen 270. maddesi;
“Yetkili makamlara, gerçeğe aykırı olarak, suçu işlediğini veya suça katıldığını bildiren kimseye iki yıla kadar hapis cezası verilir. Bu suçun, üstsoy, altsoy, eş veya kardeşi cezadan kurtarmak amacıyla işlenmesi hâlinde; verilecek cezanın dörtte üçü indirilebileceği gibi, tamamen de kaldırılabilir.” şeklinde düzenlenmiştir.
Kişinin gerçekte hiç işlenmemiş veya başkası tarafından işlenmiş olan bir suçu kendisinin işlediğinden bahisle bildirimde bulunmasıyla oluşan suç üstlenme suçunun, belli akrabalık ilişkisi içinde bulunulan kişilerin cezadan kurtulması amacıyla işlenmesini kanun koyucu cezadan indirim nedeni ya da şahsi cezasızlık hâli olarak kabul etmiştir.
Suç üstlenme, adli makamların hataya düşürülmelerini, isabetsiz hüküm vermelerini ve dolayısıyla itibarlarını kaybetmelerini önlemek amacıyla adliye aleyhine bir suç olarak düzenlenmiştir. Dolayısıyla bu suçun ihdasıyla, adliyenin kişisel bir takım düşüncelerle hataya düşürülmesi önlenmek istenmiştir. İşlemediği bir suçu yetkili makamlar önünde üstlenen fail, yalnız gerçek suç ve suçluları takiple görevli bulunan adli makamların var oluş amaçlarına aykırı hareket etmelerine neden olacaktır. Bu bağlamda, suç üstlenme suçunun hukuki konusu ile; adliyeye karşı hileli davranışlarla, suçların takibinin saptırılmamasının amaçlanmış olmasından dolayı, Devletin yükümlülüğü olan adil yargılanma hakkının sağlanmasına ilişkin kamusal yarar korunmak istenmiştir.
Suç üstlenme suçu, failin yetkili makamlara gerçeğe aykırı olarak bir suçu işlediğini veya suça katıldığını bildirmesi suretiyle işlenmektedir. Burada failin üstlendiği suç, gerçekte işlenmemiş bir fiile ilişkin olabileceği gibi, işlenmiş bir suç da olabilecektir. Dolayısıyla, failin üstlendiği suça dair gerçeğe aykırılık; üstlenilen fiilin kendisine ya da failine yönelik olabilmektedir (Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, 6. Cilt, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s. 8149.).
Failin, gerçekte hiç işlenmemiş veya başkası tarafından işlenmiş olan bir suça ilişkin bildirimde bulunduğunu bilerek ve isteyerek hareket etmesi gerekmektedir. TCK’nın 270. maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde; “Bu suçun, üstsoy, altsoy, eş veya kardeşi cezadan kurtarmak amacıyla işlenmesi hâlinde; verilecek cezanın dörtte üçü indirilebileceği gibi, tamamen de kaldırılabilir.” şeklinde düzenlenen hâl dışında suçun manevi unsurunun oluşabilmesi için genel kast yeterlidir. Fail hangi saikle hareket etmiş olursa olsun suç oluşur. Örneğin, fail cezaevine girdiği takdirde beslenme ve barınma ihtiyaçlarının giderileceği düşüncesi ile hiç tanımadığı bir kişinin işlediği suçu da üstlenmiş olabilir.
Failin gerçeğe aykırı beyanını yetkili makamlara bildirmesi gerekmektedir. Burada önemli olan husus, kendisine yapılan bildirim hakkında soruşturma başlatmakla ya da bildirimi soruşturma yapacak mercie iletmekle yükümlü olan bir makama başvurulmuş olmasıdır. Söz konusu makamlar da CMK’nın 158. maddesinde belirtilmiş olup buna göre konumuza ilişkin olarak bir suça ilişkin ihbar veya şikâyetin, Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk makamlarına yapılabileceği hüküm altına alınmıştır.
TCK’nın 270. maddesinde “suç” tabiri kullanıldığından, bu suçun oluşabilmesi için gereken diğer bir husus; üstlenilen fiilin, ceza hukuku anlamında bir suç teşkil etmesidir. Bu bağlamda kabahatler ve sadece idari yaptırımı gerektiren ihlaller bu suçu oluşturmayacaktır (Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, s. 8150; Durmuş Tezcan – Mustafa Ruhan Erdem – R. Murat Önok, Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 16. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Eylül 2018, s. 1220.).
Uyuşmazlık konusuyla ilgili “Suçluyu kayırma” suçu ise aynı Kanun’un 283. maddesinde;
“(1) Suç işleyen bir kişiye araştırma, yakalanma, tutuklanma veya hükmün infazından kurtulması için imkan sağlayan kimse, altı aydan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Bu suçun kamu görevlisi tarafından göreviyle bağlantılı olarak işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(3) Bu suçun üstsoy, altsoy, eş, kardeş veya diğer suç ortağı tarafından işlenmesi halinde, cezaya hükmolunmaz.” şeklinde düzenlenmiştir.
Maddenin gerekçesinde; “Madde metninde, işlenmiş olan bir suçun failine, suçun işlenişine herhangi bir şekilde iştirak etmeksizin, yardımda bulunulması cezaî müeyyide altına alınmıştır. Bununla güdülen amaç, suç işlendikten sonra failin herhangi bir şekilde yardım görmesini engellemektir. Bu suretle ceza adaletinin gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır. Ceza muhakemesinin amacını oluşturan maddî gerçeğin araştırılıp ortaya çıkarılması ve bu suretle adil bir yargıya varılması, suç şüphesi altında bulunan kişinin dahi esasta menfaatine bir husustur. Çünkü insan şahsîyetinin tekâmülü, ancak hakikat ve adaletle mümkün olabilecektir. Maddî gerçeğin tespitine dayalı olarak mahkemece hükmolunan ceza veya tedbirin infazı, suçlu kişinin işlediği suçtan dolayı içinde bulunduğu kusurluluk durumundan ibra olmasını, yani yeniden topluma kazandırılmasını sağlayacaktır. Bu bakımdan, suç şüphesi altında bulunan kişinin yargılanmasının veya hükümlü kişinin mahkûm olduğu cezanın veya tedbirin infazının engellenmesi, ceza adaletinin gerçekleşmesini engelleyecektir.
Bu suçun konusu, daha önce işlenmiş olan bir suçun işlenişine herhangi bir şekilde iştirak etmiş olan bir kişidir. Kayrılan kişi, önceki suçun faili veya şeriki olabilir. Bu kişi, önceden işlenen bir suçtan mahkûm olmuş bir kişi olabileceği gibi, sadece şüpheli veya sanık olması nedeniyle aranan bir kişi de olabilir.
Sanık veya mahkûm olan kimsenin saklanmasına yönelik her hareket, bu suçun oluşmasını sağlayacaktır. Sanık veya mahkûmun belli bir yerde saklanmasının temin edilmesinden başka; bu kişi, soruşturmanın veya infazın engellenmesi amacıyla örneğin bir başka ülkeye kaçırılmış olabilir. Bu tür fiilleri de söz konusu suç kapsamında değerlendirmek gerekir.
Belirtmek gerekir ki, hakkında tutuklama veya mahkûmiyet kararı verilen kişinin bir yerde barınmasını temin etme durumunda dahi, bu suçun oluştuğunu kabul etmek gerekir.
Bu suçun oluşabilmesi için, kayrılan kişinin araştırma, yakalanma, tutuklanma veya hükmün infazından kurtulması amacıyla hareket edilmesi gerekir. Böyle bir amaç güdülmemekle beraber, kişinin insani mülahazalarla bazı ihtiyaçlarının karşılanmış olması durumunda, söz konusu suç oluşmayacaktır.
Bu suçun faili herkes olabilir. Ancak, izlenen suç siyaseti gereğince, kayırma suçundan dolayı cezalandırılabilmesi için, kişinin önceden işlenmiş olan suça herhangi bir şekilde iştirak etmemiş olması aranmıştır. Keza, kayırma suçunun konusunu belli akrabalık ilişkisi içinde bulunan kişilerin oluşturması hâlinde de cezaya hükmedilmeyecektir.
Kişinin önceden işlenmiş olan asıl suça fail veya şerik olarak iştirak etmiş olması veya suçun konusunu oluşturan kişilerle belli akrabalık ilişkisi içinde bulunması, bu suç açısından sadece bir şahsî cezasızlık sebebi oluşturmaktadır. Şahsî cezasızlık sebebinin bulunduğu hâllerde işlenen fiil suç ve dolayısıyla haksızlık oluşturma özelliğini muhafaza etmektedir. Ancak, kişinin ceza hukuku açısından sorumluluğu cihetine gidilmemektedir.” şeklinde açıklamalar yapılmıştır.
Suçluyu kayırma suçu, adliyeye karşı işlenen suçlar arasında düzenlenen suçlardan biri olarak suçların önlenmesi ve adil yargılanma, ceza adaletini gerçekleştirmeyi amaçlayan adliyenin saygınlığı, adil, dürüst ve usulüne uygun bir yargılama anlamında adliye, adliyenin ceza muhakemesini düzgün bir biçimde yürütmesine ilişkin menfaatini koruma altına almak maksadıyla Kanun’da bağımsız bir suç olarak düzenlenmiştir. Bu suçun faili herhangi bir kimse olabilir. Ancak failin önceden işlenmiş olan suçun faili veya şeriki olmaması zorunludur. Failin kamu görevlisi olması ve suçun görevle bağlantılı olarak işlenmesi ikinci fıkradaki nitelikli hâli oluşturmaktadır. Son fıkra ise şahsi cezasızlık hâline ilişkindir.
“Suçluyu kayırma” kavramı Kanun’da tanımlanmamış, ancak suç tipinin işlenebilmesi için çeşitli hareketler öngörülmüştür. Suç kapsamında yaptırım altına alınan fiil, suç işleyen bir kişiye araştırma, yakalanma, tutuklanma veya hükmün infazından kurtulması için imkân sağlamaktır. Madde metninde imkân sağlamanın hangi şekilde değil, hangi amaçla gerçekleşmesi gerektiği düzenlenmiştir. İmkân sağlamaya örnek olarak şüpheli, sanık veya mahkûmun saklanması, ele geçirilmesinin engellenmesi, bu amaçlarla ona imkân sağlanması gösterilmiştir. Sahte deliller uydurmak, mevcut delilleri gizlemek, değiştirmek, ortadan kaldırmak gibi davranışların bu kapsamda değerlendirilmesinin mümkün olduğu ifade edilebilir. Suçluyu kayırma suçu, Kanun’da seçimlik hareketli, ancak her bir seçimlik hareket bakımından serbest hareketli bir suç olarak düzenlenmiştir. Yani failin, suçluyu araştırma, yakalama, tutuklama, hükmün infazından kurtulması için imkân sağlayıcı her türlü hareketi madde kapsamında cezalandırılmaktadır (Zahit Yılmaz, Suçluyu Kayırma Suçu, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, C.18, s.1.).
Fail, yaptığı yardım ile suç işleyen bir kişiye, araştırma, yakalanma, tutuklanma veya hükmün infazından kurtulması için imkân sağladığını bilerek ve isteyerek hareket etmelidir. Dolayısıyla failde, maddede belirtilen hususlarda imkân sağlama maksadının diğer bir ifade ile özel kastın bulunması gerekmektedir. Bu nedenle söz konusu suç genel kastla işlenemez (Osman Yaşar, Hasan Tahsin Gökcan, Mustafa Artuç, Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, 6. Cilt, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s. 8389; Yener Ünver, TCK’da Düzenlenen Adliyeye Karşı Suçlar, 5. Baskı, Seçkin Hukuk, Ankara, 2019, s. 486.). Gerekçede de böyle bir amaç güdülmemekle beraber, kişinin insani mülahazalarla bazı ihtiyaçlarının karşılanmış olması durumunda, söz konusu suçun oluşmayacağı belirtilmiştir.
Görüldüğü üzere, iki ayrı suç tipi olarak düzenlenen suç üstlenme ve suçluyu kayırma suçları, işlenen suçun gerçek faili hakkında bir araştırma, soruşturma ya da kovuşturma yapılamaması sonucunu doğursalar da suç üstlenme suçunda, suçu üstlenen fail üstlendiği suç nedeniyle soruşturma veya kovuşturmaya maruz kaldığı hâlde, suçluyu kayırma suçunda kayıran fail, kayırdığı kişinin işlediği suçu üzerine almamakta ve kayrılan kişinin işlediği suçtan dolayı kendisi hakkında bir soruşturma veya kovuşturma yapılmamaktadır.
Bu aşamada “farklı neviden fikri içtima” ve “görünüşte içtima” kavramlarına değinilmesinde fayda bulunmaktadır.
Tek fiille birden fazla suç normunun ihlali hâlinde, bu normlar arasındaki içtima ilişkisi ya “farklı neviden fikri içtima” ya da “görünüşte içtima” kapsamında kalmaktadır.
Farklı neviden fikri içtima TCK’nın 44. maddesinde; “İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır” şeklinde düzenlenmiş olup bu hükmün uygulanabilmesi için işlenen bir fiille birden fazla farklı suçun oluşması gerekmektedir. Kanun koyucu, işlediği bir fiille birden fazla farklı suçu işleyen failin, fiilinin tek olması nedeniyle en ağır ceza ile cezalandırılmasını yeterli görmüş, bu şekilde “non bis in idem” kuralı gereğince bir fiilden dolayı kişinin birden fazla cezalandırılmasının da önüne geçilmesini amaçlamış, “erime sistemi”ni benimsemek suretiyle, bu suçlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı ceza verilmesi ile yetinilmesini tercih etmiştir.
Görünüşte içtima ise çeşitli normların aynı fiille ilgili görünmelerine rağmen, aslında bunlardan yalnız birinin uygulanabilmesidir (Kayıhan İçel, Suçların İçtimaı, İstanbul, 1972, s. 167.). Görünüşte içtima kanunda düzenlenmemiştir, ancak ceza normlarının birbirleriyle olan ilişkisi ve bunların yorumundan aynı fiille ilgili görülen çeşitli normlardan sadece birinin uygulanabileceği sonucuna varmak mümkün olduğundan, kanun koyucunun görünüşte içtima şekillerine yer vermesi gerekmemektedir (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara Eylül 2015, 8. Bası, s. 519.).
Fikri içtima ve görünüşte içtimanın ortak özelliği fiilin tek ve aynı olmasıdır. Ancak fikri içtima hükmünün uygulanabilmesi için görünüşte içtima hâllerinden birinin bulunmaması gerekmektedir. Bu nedenle, tek fiille ilgili suç tipleri arasında öncelikle görünüşte içtima ilişkisinin bulunup bulunmadığının tespiti gerekli olup görünüşte içtima ilişkisinin bulunması, fikri içtima hükmünün uygulanmasına engel teşkil eder. Fikri içtimanın görünüşte içtimadan en önemli farkı, fikri içtima hâlinde sebebiyet verilen suç tiplerine ilişkin normların hepsinin uygulanabilmesine karşılık görünüşte içtimada normlardan sadece birinin uygulanabilir olmasıdır. Başka bir deyişle, görünüşte içtima hâlinde gerçekte sadece bir norm ihlal edilmekte olup diğer normların ihlali sadece görünüştedir. Çünkü suç tiplerine ilişkin normların hepsi fiilin haksızlık muhtevasını tümü ile kapsamakla beraber gerçekte uygulanacak olan norm, haksızlık muhtevası itibarı ile diğer normları da tüketmekte, tüm normlar haksızlık ilişkisi bakımından tamamen örtüşmektedir. Dolayısıyla, normlardan sadece biri gerçekte uygulanma kabiliyetine sahiptir (Neslihan Göktürk, Fikri İçtima, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, s. 73-74.).
Görünüşte içtima hâllerinde hangi kanunun uygulanması gerektiği, “tüketen-tüketilen norm ilişkisi”, “yardımcı (tali) normun sonralığı” ve “özel normun önceliği” gibi ilkelere göre belirlenmektedir. Konumuzla ilgisi bakımından “özel normun önceliği” ilkesi üzerinde durulması gerekmektedir.
Genel norm ile aynı hukuki yararı koruyan özel norm, genel normun tüm unsurlarını taşımakla birlikte genel normda yer almayan özel bazı unsurları da ihtiva etmektedir. Böyle bir durumda “özel normun önceliği” ilkesi uyarınca olaya genel norm değil özel norm uygulanacaktır. Suçun temel ve nitelikli hâlleri arasındaki ilişki, özgü suç ve genel suç arasındaki ilişki ile genel ve özel kanun arasındaki ilişki, özel-genel norm ilişkisi içinde değerlendirilmektedir (M. Emin Artuk-A. Gökcen- A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s. 636; Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 6. Bası, 2015, s. 612-613; Berrin Akbulut, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2016, s. 685-686; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Bası, Ankara, 2015, s.520.). Diğer bir ifade ile özel norm-genel norm türünde bir içtima ilişkisinin söz konusu olabilmesi için özel normun ihlal edildiği her durumda genel normun da evleviyetle ihlal edilmiş olması gerekir. Örneğin, 5237 sayılı Kanun’da zimmet suçunu düzenleyen 247. madde hükmü genel norm niteliğinde iken 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 160. maddesinde düzenlenmiş olan zimmet suçu özel norm niteliği taşıdığından, Bankacılık Kanunu kapsamındaki bir banka görevlisinin zimmet suçunu işlemesi durumunda özel normun önceliği ilkesi gereğince 5237 sayılı TCK’nın 247. maddesi değil Bankacılık Kanunu’nun ilgili hükmü uygulanmalıdır.
Bu itibarla, suç üstlenme suçunun oluştuğu her durumda suçluyu kayırma suçunun da oluştuğundan söz edilemeyeceğinden, yasal unsurları bakımından farklılık gösteren suç üstlenme suçu ile suçluyu kayırma suçu arasında özel norm-genel norm türünde bir görünüşte içtima ilişkisinin söz konusu olmadığı kabul edilmelidir.
Diğer taraftan suçluyu kayırma suçunun suç üstlenmek suretiyle işlendiği durumlarda hem suç üstlenme suçu hem de suçluyu kayırma suçu oluşmaktadır. Bu durumda TCK’nın 44. maddesinde düzenlenen “Fikri içtima” kuralı uyarınca işlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren failin, TCK’nın 270. maddesinde düzenlenen “Suç üstlenme” suçuna göre daha ağır cezayı gerektiren “Suçluyu kayırma” suçundan TCK’nın 283/1. maddesi uyarınca cezalandırılması gerekmektedir. Böyle bir durumda suç üstlenme suçunun suçluyu kayırma suçuna göre özel norm niteliğinde olduğu kabul edilerek, suçluyu kayırma suçunu suç üstlenmek suretiyle işleyen failin daha az ceza gerektiren suç üstlenme suçundan sorumlu tutulup aynı saikle hareket eden diğer faillerin (sanık veya mahkûmu saklayan, başka bir ülkeye kaçıran vb.) daha ağır cezayı gerektiren suçluyu kayırma suçundan sorumlu tutulmaları kanun koyucunun amacı ile bağdaşmayacağı gibi ceza adaletinin sağlanması gayesinin de zedenlenmesine yol açacaktır.
Son olarak, sanığın somut olayda inceleme dışı sanık … tarafından işlenen trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunu, yetkili makamlara gerçeğe aykırı olarak kendisinin işlediğini bildirmekten ibaret fiilinin ceza hukuku anlamında suç teşkil edip etmediğinin belirlenmesi ve bu bağlamda uyuşmazlığın çözümü açısından, alkollü araç kullanımı sırasında gerçekleşen trafik kazalarındaki cezai sorumluluğa dair yasal düzenlemeler üzerinde de durulmalıdır.
5237 sayılı TCK’nın “Trafik güvenliğini tehlikeye sokma” başlıklı 179. maddesinin üçüncü fıkrasında; “Alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek hâlde olmasına rağmen araç kullanan kişi yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.” hükmüne yer verilip, fıkranın uygulanma şartları ise gerekçesinde; “Alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek hâlde olmasına rağmen araç kullanan kişinin cezalandırılması öngörülmüştür. Bu bakımdan, örneğin, uzun süre araç kullanmak dolayısıyla yorgun ve uykusuz olan kişilerin araç kullanmaya devam etmesi hâlinde de bu suçun oluştuğunu kabul etmek gerekir.” şeklinde açıklanmıştır.
TCK’nın 179. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenen suçun faili, alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek hâlde olmasına rağmen araç kullanan kişidir. Suçun oluşması için tek başına alkol veya uyuşturucu madde etkisinde araç kullanmak yeterli olmayıp ayrıca kişinin alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edip edemeyeceğinin, diğer bir deyişle güvenli araç kullanıp kullanamayacağının tespit edilmesi gerekmektedir (Ömer Metehan Aynural, Soyut Tehlike Bağlamında Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçu (TCK 179/3), On İki Levha Yayıncılık AŞ, 1. Baskı, İstanbul, Mart 2018, s. 42-45.).
TCK’nın 179/3. maddesinde sözü edilen alkol, alkollü içki yapımında kullanılan alkol türü olan etanoldür (etil alkol). Promil ise, alınan alkolün 100 mililitre kandaki oranını miligram cinsinden gösteren ölçü birimidir. Alkolün ağırlığı, kanın ise hacmi dikkate alınarak kurulan orantı üzerinden kandaki alkolün promil cinsinden seviyesi belirlenir. Örneğin 0,40 promil, 100 mililitre kanda 40 miligram alkol bulunduğunu gösterir. Adli Tıp Kurumu 5. İhtisas Kurulunca vücuda alınan etil alkolün kandaki seviyesinin ortalama olarak saatte 0,15 promil azaldığının tıbben bilindiği belirtilmektedir.
Maddede hangi orandaki alkolün güvenli araç kullanma yeteneğini ortadan kaldıracağına ilişkin bir ölçüt belirlenmemiştir. Bu nedenle somut olaydaki durumun araştırılması gerekmektedir. Esasen bilimsel olarak da kanda bulunan belirli bir alkol oranının her insanda aynı sonuca yol açtığı söylenemez. Bunda kişinin bünyesel özellikleri, yaşı, cinsiyeti, alkol kullanma sıklığı vb. etmenler rol oynamaktadır. Kandaki alkol oranı, olay tarihi itibarıyla saptanabilmelidir. Önemli olan, suç oluşturduğu kabul edilen davranışın icra edildiği sırada failin kanındaki alkol oranıdır. Kandaki alkol oranının her saat için ortalama 0,15 promil azaldığının bilimsel olarak kabul edilmesi nedeniyle olaydan sonraki saatlerde yapılacak ölçümlerde bu hususun gözetilmesi gerekir. Hâkim, alkol oranını, olay tutanağını, bilimsel görüşleri ve failin aracı kullanma şekli, olay sonrasındaki konuşmaları ve diğer hareketleri gibi harici davranışlarına ilişkin tanık gözlemlerini değerlendirerek suçun oluşup oluşmadığını takdir etmelidir. Önemli olan husus, alkol oranı ve failin olay sırasındaki davranışları gibi bilgilerden hareketle alınan alkol nedeniyle aracı güvenli kullanma yeteneğinin azaldığının tespit edilebilmesidir (Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, 4. Cilt, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s. 5525-5531.).
Öte yandan, Adli Tıp Kurumu 5. İhtisas Kurulu tarafından, 0,30 promil ve altında kan alkol düzeyine sahip olan kişilerin aksi ispatlanmadıkça güvenli sürüş (araç kullanma) yeteneklerinin bozulmadığının, 1,01 promil ve üzerinde kan alkol düzeyine sahip sürücülerin ise bireysel farklılıkları ortadan kaldırabilecek ölçüde alkollü olduklarının ve bu seviyede alkol tesiri altındaki sürücülerin emniyetli sürüş yeteneklerinin olumsuz olarak etkilendiğinin kabulü gerektiği, 0,31-1,00 promil kan alkol seviyesine sahip sürücülerin ise güvenli sürüş yeteneğini kaybedip kaybetmedikleri hususunun ivedilikle yapılacak detaylı bir hekim muayenesi ile tespit edilmesi gerektiği belirtilmekteydi (Faruk Aşıcıoğlu – Belkıs Yapar – Aliye Tütüncüler – Ahmet Belce, Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçu Açısından Alkol, Adli Tıp Dergisi, cilt 23, sayı 3, 2009, s. 15.).
Yine, Adli Tıp Kurumu 5. İhtisas Kurulunca, belirlenen alkol seviyesine göre bulguların ortaya çıkma eşiğinde sayılan etkenlere bağlı olarak değişebilen derecelerde bireysel farklılıklar görülmekle birlikte; düşük konsantrasyondan itibaren alkol düzeyinin artışı ile paralel olarak artan derecelerde gevşeme, dikkat azalması, cesaretlenme, çevresel uyarıların algılanmasında yavaşlama, göz ve beyin arasındaki iletişim süresinde uzama, algılanan çevresel uyarıların beyinde işlenmiş veriler hâline dönüşmesinde gecikme dolayısıyla uyaranlara karşı reaksiyon zamanında uzama, beyinciğin etkilenmesi suretiyle denge ve koordinasyonun olumsuz yönde etkilenmesi, ani karar verebilme, direksiyon ve fren kontrolü gibi birden fazla hareketi bir arada yapabilme kabiliyetinde azalma, uyaranları erken fark edip doğru tepkiler verme, istemli göz hareketleri, gözün takip yeteneği, karanlığa adaptasyon, hız ve mesafe tayini gibi becerilerde olumsuz yönde etkilenme, istemsiz göz hareketlerinin ortaya çıkması, uykuya meyil gibi belirtilerin oluştuğu, bu durumdaki bir sürücünün risk alma eğiliminin arttığı, sürüşle ilgili becerilerinde azalma olduğu ve kaza ihtimalinin arttığının bilimsel olarak kabul edildiği belirtilmiştir.
Diğer taraftan 2918 sayılı Kanun’un “Alkollü içki, uyuşturucu veya keyif verici maddelerin etkisi altında araç sürme yasağı” başlıklı 48. maddesi;
“Uyuşturucu veya keyif verici maddeleri almış olanlar ile alkollü içki almış olması nedeniyle güvenli sürme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin kara yolunda araç sürmeleri yasaktır.
Uyuşturucu veya keyif verici maddelerin cinsleri ile alkollü içkilerin etki dereceleri ve kandaki miktarlarını tespit amacıyla, trafik zabıtasınca teknik cihazlar kullanılır. Tespit usulleri ve muayene şartları, Sağlık Bakanlığının görüşüne uygun olarak hazırlanacak yönetmelikte düzenlenir.
Bu madde hükmüne uymayan sürücüler derhal araç kullanmaktan men olunur.
Toplu taşım araçlarında sigara içilemez. Sigara içenler hakkında 4207 sayılı Tütün Mamüllerinin Zararlarının Önlenmesine Dair Kanun hükümleri uygulanır.
Yönetmelik ile belirtilen miktarların üzerinde alkollü araç kullandığı tespit edilen sürücülerin, suçun işlendiği tarihten itibaren geriye doğru beş yıl içinde; birinci defasında sürücü belgeleri altı ay süreyle geri alınır ve haklarında 265 300 000 lira para cezası uygulanır. İkinci defasında sürücü belgeleri iki yıl süreyle geri alınır ve haklarında 332 600 000 lira para cezası uygulanır ve bu sürücüler Sağlık Bakanlığınca, esas ve usulleri Sağlık ve İçişleri Bakanlıklarınca çıkarılacak yönetmelikte gösterilen sürücü davranışlarını geliştirme eğitimine tabi tutulurlar, eğitimi başarıyla tamamlayanların belgeleri süresi sonunda iade edilir. Üç veya üçten fazlasında ise, sürücü belgeleri beş yıl süreyle geri alınır ve altı aydan aşağı olmamak üzere hafif hapis cezası ile birlikte 532 600 000 lira hafif para cezası uygulanır. Ayrıca, psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri uzmanı muayenesine tabi tutulurlar. Bu değerlendirme ve muayene sonrasında uygun görülenlere, geri alma süresi sonunda sürücü belgeleri iade edilir. Psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri uzmanı muayenesinin yapılmasına dair esas ve usuller yönetmelikte gösterilir.
Uyuşturucu ve keyif verici maddeleri alarak araç kullananlara, eylemi başka bir suç oluştursa bile ayrıca, altı ay hafif hapis cezası ile birlikte 532 600 000 lira hafif para cezası uygulanır ve sürücü belgeleri süresiz olarak geri alınır.” şeklinde iken 11.06.2013 tarihli ve 28674 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6487 sayılı Kanun’un 19. maddesi ile 2918 sayılı Kanun’un 48. maddesinin başlığı “Alkol, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin etkisi altında araç sürme yasağı” olarak, metni de;
“Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri almış olan sürücüler ile alkollü olan sürücülerin karayolunda araç sürmeleri yasaktır.
Uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin kullanılıp kullanılmadığı ya da alkolün kandaki miktarını tespit amacıyla, kollukça teknik cihazlar kullanılır.
Kişinin yaralanmak veya ölümlü ya da kollukça müdahil olunan maddi hasarlı trafik kazasına karışması hâlinde, ikinci fıkrada belirtilen muayeneye tabi tutulması zorunludur. Teknik cihaz ile yapılan ölçüme itiraz eden veya bu cihaz ile ölçüm yapılmasına müsaade etmeyen bu sürücüler, en yakın adli tıp kurumuna veya adli tabipliğe veya Sağlık Bakanlığına bağlı sağlık kuruluşlarına götürülerek uyuşturucu veya uyarıcı madde ya da alkol tespitinde kullanılmak üzere vücutlarından kan, tükürük veya idrar gibi örnekler alınır. Bu işlem bakımından 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 75 inci maddesi hükümleri, beşinci fıkrası hariç olmak üzere uygulanır.
Trafik kazası sonucunda kişinin ölmesi veya teknik cihaza üfleyemeyecek kadar yaralanmış olması hâlinde, üçüncü fıkra hükümlerine göre bu kişilerden kan, tükürük veya idrar gibi örnekler alınır.
Yapılan tespit sonucunda, 0.50 promilin üzerinde alkollü olarak araç kullandığı tespit edilen sürücüler hakkında, fiili bir suç oluştursa bile, 700 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgesi altı ay süreyle geri alınır. Hususi otomobil dışındaki araçları alkollü olarak kullanan sürücüler bakımından promil alt sınırı 0.21 olarak uygulanır. Alkollü olarak araç kullanma nedeniyle sürücü belgesi geri alınan kişiye, son ihlalin gerçekleştiği tarihten itibaren geriye doğru beş yıl içinde; ikinci defasında 877 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgeleri iki yıl süreyle, üç veya üçten fazlasında ise, 1.407 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgeleri her seferinde beşer yıl süreyle geri alınır. Sürücü belgelerinin herhangi bir nedenle geçici olarak geri alınmış olması hâlinde belirtilen süreler, geçici alma süresinin bitiminde başlar.
Yapılan tespit sonucunda, 1.00 promilin üzerinde alkollü olduğu tespit edilen sürücüler hakkında ayrıca Türk Ceza Kanununun 179 uncu maddesinin üçüncü fıkrası hükümleri uygulanır.
Hususi otomobil sürücüleri bakımından 0.50 promilin, diğer araç sürücüleri bakımından 0.20 promilin üzerinde alkollü olan sürücülerin trafik kazasına sebebiyet vermesi hâlinde, ayrıca Türk Ceza Kanununun ilgili hükümleri uygulanır.
Uyuşturucu veya uyarıcı madde aldığı tespit edilen sürücülere 3.600 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgesi beş yıl süreyle geri alınır. Bu kişiler hakkında ayrıca Türk Ceza Kanunu hükümleri uygulanır.
Uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin kullanılıp kullanılmadığı ya da alkolün kandaki miktarını tespit amacıyla, kollukça teknik cihazlar kullanılmasını kabul etmeyen sürücülere 2000 Türk Lirası idari para cezası verilir ve sürücü belgesi iki yıl süreyle geri alınır.
Sürücünün uyuşturucu veya uyarıcı madde kullandığından şüphe edilmesi hâlinde 5271 sayılı Kanunun adli kolluğa ilişkin hükümleri uygulanır.
Alkollü olarak araç kullanması nedeniyle son ihlalin gerçekleştiği tarihten itibaren geriye doğru beş yıl içinde sürücü belgeleri ikinci defa geri alınan sürücüler Sağlık Bakanlığınca, usul ve esasları İçişleri, Millî Eğitim ve Sağlık bakanlıklarınca çıkarılacak yönetmelikte gösterilen sürücü davranışlarını geliştirme eğitimine; üç veya üçten fazla geri alınan sürücüler ise psiko-teknik değerlendirmeye ve psikiyatri uzmanının muayenesine tabi tutulurlar.
Sürücü belgelerinin geçici geri alma işlemleri bu Kanunun 6 ncı maddesinde sayılan görevliler tarafından yapılır.
Bu madde hükümlerine göre geri alınan sürücü belgesinin iade edilebilmesi için; ilgili kişi hakkında trafik kurallarına aykırılık dolayısıyla bu Kanun hükümlerine göre verilmiş olan idari para cezalarının tamamının tahsil edilmiş olması; uyuşturucu veya uyarıcı madde alması nedeniyle sürücü belgesi geri alınanların ayrıca sürücü olmasında sakınca bulunmadığına dair resmi sağlık kurumlarından alınmış sağlık kurulu raporunun ibraz edilmesi şarttır.
Alkol, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin tespiti için kullanılacak teknik cihazların sahip olacağı asgari koşullar ile diğer usul ve esaslar yönetmelikte gösterilir.” şeklinde değiştirilmiş olup maddenin 6. fıkrasında, yapılan tespit sonucunda kandaki alkol miktarı 1,00 promilin üzerinde çıkan sürücüler hakkında TCK’nın 179. maddesinin 3. fıkrası hükümlerinin uygulanacağı, 7. fıkrasında ise hususi otomobil sürücüleri bakımından 0,50 promilin, diğer araç sürücüleri bakımından 0,20 promilin üzerinde alkollü olan sürücülerin trafik kazasına sebebiyet vermeleri hâlinde, ayrıca TCK’nın ilgili hükümlerinin uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.
Düzenlemenin yürürlüğe girdiği 11.06.2013 tarihinde ve sonrasında gerçekleştirilen eylemlerin zikredilen suçu oluşturup oluşturmadığına ilişkin hâkim tarafından yapılacak değerlendirmede “6487 sayılı Kanun’un 19. maddesi ile değişik 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 48/6. maddesi; ‘1.00 promilin üzerinde alkollü olduğu tespit edilen sürücüler hakkında ayrıca Türk Ceza Kanununun 179 uncu maddesinin üçüncü fıkrası hükümleri uygulanır.’ şeklinde düzenlenmiş olup, bu maddeye göre sürücünün 1.00 promilin üzerinde olkollü şekilde araç kullanmasının atılı suçun oluşması için yeterli olduğu…tespit edilen alkol promil miktarının 1.00 promilin altında olması hâlinde ne yapılacağı hususuna gelince; 2918 sayılı Kanun’un…48. maddesinin 7. fıkrasında; hususi otomobil sürücüleri bakımından 0,50 promilin, diğer araç sürücüleri bakımından 0,20 promilin üzerinde alkollü olan sürücülerin trafik kazasına sebebiyet vermesi hâlinde, ayrıca Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerinin uygulanacağı belirtildiğinden, burada taksirle öldürme ve yaralama suçlarında bilinçli taksir hâlinden farklı olarak, maddi hasarlı kazaya karışan bir otomobil sürücüsünün alkol promil miktarının 0,50 promilin üzerinde, yine maddi hasarlı bir trafik kazasına karışan diğer araç sürücülerinin ise alkol promil miktarının 0,20 promilin üzerinde olması hâlinde, 2918 sayılı Kanun’un 48. maddesinin 7. fıkrası kapsamında, TCK’nın 179. maddesinin 3. fıkrasında belirtilen suçun oluştuğu kabul edilecektir.” (Serap Kaygusuz, Yargıtay Uygulamaları Kapsamında Taksirle Öldürme Taksirle Yaralama Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçları, Adalet Yayınevi, Ankara, 2018, s. 687.).
2918 sayılı Kanun’un 48. maddesinin değiştirilmesinden önceki dönemde gerçekleştirilen eylemler yönünden ise Adli Tıp Kurumu 5. İhtisas Kurulunun bilimsel değerlendirmeleri de dikkate alınarak, kanında 0,30 promil ve altında alkol tespit edilen kişilerin aksi ispatlanmadıkça emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edecek durumda oldukları, kanında 0,31 – 1,00 promil alkol tespit edilen kişilerin emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edip edemeyecek hâlde olup olmadıkları hususunun olaydan sonra en kısa sürede yapılacak ayrıntılı bir doktor muayenesiyle belirlenmesi gerektiği, bunun mümkün olmadığı hâllerde bu hususun failin olay sırasındaki davranışları değerlendirilmek suretiyle belirlenebileceği, kanında 1,01 promil ve üzerinde alkol tespit edilen kişilerin ise her hâlükârda emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek hâlde oldukları kabul edilmelidir.
Nitekim, Ceza Genel Kurulunun 04.12.2018 tarihli ve 708-608 sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır.
Ceza Genel Kurulunun 21.05.2020 tarihli ve 23-227 sayılı kararında da uygulanan yasa maddeleri ve hukuk kurulları aynı olmakla birlikte TCK’nın 44. maddesi uygulanırken daha ağır cezayı gerektiren suçu belirleme bakımından o olayda baba-oğul ilişkisi nedeniyle TCK’nın 273. maddesinin 3. fıkrasının uygulama koşulları bulunduğundan daha ağır cezayı gerektiren suç “suç üstlenme” suçu olup olaylar farklı özellik taşıdığından içtihat çelişkisinden söz edilemez.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
25.09.2013 tarihinde saat 06.00 sıralarında 1,80 promil alkollü olması nedeniyle emniyetli bir şekilde araç kullanamayacak hâlde bulunan inceleme dışı sanık …’nun … plaka sayılı araçla, tek başına Ankara ilinden, Çubuk ilçesine doğru seyir hâlindeyken direksiyon hâkimiyetini kaybederek yoldan çıktığı, ardından yolun sağ tarafında bulunan yaya kaldırımı ile “Ceyhanlar Tel Örgü” isimli iş yerinin sürgülü demir kapısına, beton duvarına ardından da reklam panosuna çarptığı, bu olay sonucunda inceleme dışı sanık …’nun basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı, 12.10.2013 tarihinde Çubuk Polis Merkezi Amirliğine müracaat eden sanık …’ın alınan ifadesinde ise olay günü inceleme dışı sanık …’nun kullandığı aracı gerçeğe aykırı olarak kendisinin kullandığını, aracın ön yolcu koltuğunda da inceleme dışı sanık …’nun bulunduğunu ve kazayı kendisinin yaptığını beyan ettiği anlaşılan olayda; kaza anında 1,80 promil alkollü olması nedeniyle emniyetli bir şekilde araç kullanamayacak hâlde bulunan inceleme dışı sanık … yönünden sübut bulan trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçunun olay günü alkol veya uyuşturucu madde etkisi altında olduğuna ilişkin tespit bulunmayan sanık … bakımından oluşmayacağı, söz konusu eylemin kasıtlı bir fiille işlenmemesi nedeniyle de mala zarar verme suçundan bahsedilemeyeceğinden sanığın kendisi hakkında ceza hukuku anlamında suç teşkil etmeyen bir fiili üstlenmekten ibaret eyleminin “Suç üstlenme” suçunu oluşturmayacağı düşünülebilir ise de kaza nedeniyle inceleme dışı sanık …’nun yaralanması nedeniyle takibi şikâyete bağlı olsa da olayda taksirle yaralama suçu oluştuğundan, sonuç itibarıyla yetkili makamlara gerçeğe aykırı olarak taksirle yaralama suçunu işlediğini bildirmiş sayılan sanığın eyleminin bu yönüyle “Suç üstlenme” suçunu oluşturduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan sanık …’ın gerçeğe aykırı olarak kazaya karışan aracı kendisinin kullandığını beyan etmekten ibaret eyleminin, 1,80 promil alkollü şekilde araç kullanan inceleme dışı sanık … hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan araştırma, soruşturma ya da kovuşturma yapılmasını engellemek suretiyle “Suçluyu kayırma” suçunu da oluşturduğu görülmektedir. Her iki suç tipi arasında özel norm-genel norm türünde bir görünüşte içtima ilişkisi de söz konusu olmadığından bu durumda TCK’nın 44. maddesinde düzenlenen “Fikri içtima” kuralı uyarınca işlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren sanık …’ın, TCK’nın 270. maddesinde düzenlenen “Suç üstlenme” suçuna göre daha ağır cezayı gerektiren “Suçluyu kayırma” suçundan TCK’nın 283/1. maddesi uyarınca cezalandırılması gerekmektedir.
Bu itibarla, haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi …;
“Failin, suçluyu kayırma saikiyle şüpheliyi veya sanığı araştırılmaktan, yakalanmaktan, tutuklanmaktan kurtulması için, suç üstlenmek suretiyle imkân sağlaması fiilinde özel norm-genel norm ilişkisi vardır şöyle ki;
Failin gerçekleştirdiği aynı eyleme görünüşte uygulanabilir normlardan birisinin diğer normun unsurları yanında buna ek bazı unsur ve özellikleri içermesi hâlinde özel norm – genel norm ilişkisi söz konusu olur. Bu durumda, özel normun önceliği ilkesi gereğince eyleme uygulanması mümkün olan genel norm uygulanmayarak, bu eylem ve benzerlerinin özelliklerine uygun olan özel norm uygulama alanı bulur. Özel normun önceliği ilkesinin geçerli olabilmesi için gerekli olan ilk koşul özel normun ve genel normun aynı hukuksal değeri korumasıdır. Bu denudation ikinci koşul ise özel norm, genel normun tüm unsurlarını kapsamalı ve ayrıca bazı özel unsurları da içeriğinde taşımalıdır (İçel, Kayıhan, Görünüşte Birleşme (İçtima) İlkeleri ve Yeni Türk Ceza Kanunu.).
TCK’nın 270. maddesinde düzenlenmiş olan suç üstlenme suçu, gerçek faile karşı ceza soruşturması ve kovuşturmasına engel olan bir fiildir. Suç üstlenme suçunda kişinin kendi kendini gerçeğe aykırılıkla işlemediği bir suçun faili olarak ihbar etmesi söz konusu olup adliye bu açıdan aldatılmaktadır. Diğer yandan bu suçta, hakikate aykırı olarak gerçek suçluya ya da suç ortağına karşı ceza soruşturması engellenmiş olduğundan söz konusu suç hakkında suçu üstlenen kişi bakımından herhangi bir ceza soruşturmasının başlamamış olması gereklidir.
TCK’nın 283. maddesinde düzenlenmiş olan suçluyu kayırma suçunda ise fiil ‘Suç işleyen bir kişiye araştırma, yakalanma, tutuklanma veya hükmün infazından kurtulması için imkân sağlayan…’ olarak tanımlanmıştır. Sağlanan ya da sağlanmaya teşebbüs edilen ‘İmkân’ın özelliği ise bir ceza soruşturmasında şüpheli olan kişinin araştırılmasına, yakalanmasına, hakkında verilmiş tutuklama kararının infazına; yine kovuşturma evresinde sanığın yakalanmasına, hakkında verilmiş tutuklama kararının infazına; kovuşturma evresinden sonra ise hakkında mahkûmiyet hükmü verilmiş kişinin, diğer deyişle hükümlünün cezasının infazına engel olabilmedir.
Her iki suç da 5237 s. TCK’da ‘Adliyeye Karşı Suçlar’ bölümünde yer almıştır. Adliyeye karşı suçlarda; hukuk ve adalet aldatılmaktadır. Dolayısıyla TCK’nın 283. maddesindeki suçluyu kayırma suçu, maddenin başlığının da işaret ettiği gibi, maddenin içeriğinde sınırlı ceza muhakemesi ve infaz işlemlerini engellemeyi, suçluyu kayırma saikiyle ve bu işlemlerden şüphelinin veya sanığın veya hükümlünün kurtulması amacıyla özel kastla işlenebilirken, TCK’nın 270. maddesindeki suç tipinde özel kastı gösteren bir unsur yoktur. Bu bakımdan TCK’nın 270. maddesindeki suçu üstlenme suçu herhangi bir saik veya amaçla işlenebilir; bu bakımdan kast, genel kasttır. Suçluyu kayırma saikiyle, onun TCK’nın 283. maddesindeki ceza muhakemesi işlemlerinden ya da infazdan kurtulmasını sağlama amacı da suçu üstlenme suçundaki herhangi bir saik veya amaç kavramı içinde yer alır doğal olarak. Bu nedenle, failin, suçluyu kayırma saikiyle şüphelinin veya sanığın araştırılmaktan, yakalanmaktan, tutuklanmaktan veya hükümlünün infazdan kurtulması için, suç üstlenmek suretiyle imkân sağlaması fiilinde özel norm ilişkisi ortaya çıkar. Sonuç olarak özetlemek gerekir ise; TCK’nın 270. maddesindeki suçu üstlenme suçu, TCK’nın 283. maddesindeki suçluyu kayırma suçuna göre özel norm özelliği sergiler. Bu nedenle -hangi saik ve/veya amaçla olursa olsun- ehliyetsiz ve/veya alkollü araç kullanan ve yaralanmalı bir kaza yapan kişinin suçunu, ister en başında isterse de ceza soruşturması başladıktan sonra üstlenen diğer kişi, özel normun genel norma önceliği ilkesi gereğince yalnızca TCK’nın 270. maddesinden sorumlu tutulabilir (Suç Üstlenme Suçu Suçluyu Kayırma Suçunun Özel Şekli midir? S. Keskin Kiziroğlu https://www.hukukihaber.net.).
Somut olayda; …’nun 1,80 oranında alkollü olarak araç ile seyir hâlinde iken kaza yapması sonrasında, sanık …’ın, söz konusu aracı kendisinin kullandığını beyan etmesi şeklinde gerçekleşen eyleminin özel normun önceliği ilkesi uyarınca TCK’nın 270. maddesindeki suç üstlenme suçunu oluşturduğu”,
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi …;
“Olay tarihinde sevk ve idaresindeki araç ile 1,80 promil alkollü vaziyette seyrederken maddi hasarla sonuçlanan kazaya sebebiyet veren … hakkında trafik güvenliğini tehlikeye düşürmek suçundan yapılacak olan soruşturmayı engellemek amacıyla harekete geçen sanık …’ın aracı kendisinin kullandığını beyan eylemekten ibaret eyleminin TCK’nın 44. maddesi aracılığıyla aynı Kanun’un 283. maddesindeki suçluyu kayırma suçunu oluşturduğunu kabul eden sayın çoğunluk ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.
Uyuşmazlığın çözümü için 5237 sayılı TCK’nın 270. maddesinde düzenlenen suç üstlenme suçu ile aynı Kanun’un 283. maddesinde düzenlenen suçluyu kayırma suçu arasında özel norm-genel norm ilişkisinin bulunup bulunmadığı ile fikri içtima koşullarının oluşup oluşmadığı irdelenerek; anılan maddelerdeki düzenlemelerin, kanunilik prensibi, hakkaniyet ve kanun önünde eşitlik gibi hukukun evrensel ilkeleri ile ilişkilendirilmesi, buna göre de somut olayımızda hangi suçun oluşacağının yasal düzenleme, yargı kararları ve öğretide ki görüşlerden yararlanılarak ortaya konması gerekmektedir.
Her iki suç da 5237 s. TCK’da ‘Adliyeye Karşı Suçlar’ bölümünde yer almıştır. Adliyeye karşı suçlarda; amacı hakiki suçun ve suçlunun cezalandırılması olan ceza muhakemesi yanıltılmakta, hukuk ve adalet aldatılmaktadır.
TCK’nın 270. maddesindeki suç üstlenme suçunda, kişinin kendi kendini gerçeğe aykırılıkla işlemediği bir suçun faili olarak ihbar etmesi söz konusudur; adliye bu açıdan aldatılmaktadır.
Bu nedenle bir kişi hakkında aslında işlemediği suçtan ceza soruşturması-kovuşturması başlatılmış ve zaten şüpheli veya sanık sıfatını almış bu kişinin suçu hakikate aykırı olarak ikrarı suç üstlenme suçunu oluşturmaz. Fakat kendisine yüklenen suçu değil de aleyhinde ceza soruşturması başlatılmamış başka bir hakiki suçu işlediği savunmasını yapacak olursa suç üstlenme suçunu işlemiş olur.
Her ne kadar TCK’nın 270. maddesinin gerekçesinde, gerçekte işlenilmeyen bir suçun da üstlenilebileceğine yer verilmiş ise de; ortada bir suç olmadığı için işlenmemiş bir suçun üstlenilmesinin mümkün olamayacağı gibi böyle bir kabulün maddenin hem lafzına hem de ruhuna aykırı olacağı ve ayrıca madde metninde yer almayan bir hususun sırf gerekçede yer aldığından bahisle madde kapsamına dahil edilmesinin TCK m. 2’de düzenlenen ‘suçta ve cezada kanunilik’ ilkesine aykırı olacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Kaldı ki kanun koyucu, işlenmemiş bir suçun ihbar edilmesini ya da üstlenilmesini TCK’nın 271. maddesinde bağımsız bir suç olarak düzenlemek suretiyle TCK’nın 270. maddesindeki suçun oluşabilmesi için işlenmiş bir suçun varlığını suç tipinde unsur olarak aradığını çok net bir şekilde ortaya koymuştur. Ayrıca TCK’nın 270. madde başlığının suç üstlenme, aynı Kanun’un 271. madde başlığının ise suç uydurma olarak adlandırılmış olması; gerçekte işlenen bir suçun başkaları tarafından üstlenilmesinin ihtimal dahilinde olmasına karşın, işlenmeyen bir suçun üstlenilmesinin ihtimal dahilinde olmaması nedeniyle madde başlığına uygun olarak sadece uydurulabileceğinin mümkün olması ve madde başlığının madde metni ile birlikte değerlendirilmesinin zorunlu olacağı hususunda gerek uygulamada gerek öğretide herhangi bir duraksamanın bulunmaması karşısında; TCK’nın 270. maddesindeki suçun oluşabilmesi için gerçekte var olan bir suçun üstlenebileceği şeklinde bir sonuca ulaşılmasının anılan maddenin konuluş amacına daha uygun olacağı açıktır.
5237 s. TCK’nın 283. maddesinde düzenlenmiş olan suçluyu kayırma suçunda fiil, ‘Suç işleyen bir kişiye araştırma, yakalanma, tutuklanma veya hükmün infazından kurtulması için imkân sağlayan…’ olarak tanımlanmıştır. TCK’nın 283. maddesinde suçluyu kayıran failin fiili ‘imkân’ sağlamaktır.
Böylelikle failin; şüphelinin, sanığın ya da hükümlünün, sırasıyla ceza soruşturmasından veya kovuşturmasından veya hükmün infazından geçici ya da sürekli kurtulmasını sağlayıcı bir imkânı oluşturduğunu bilerek ve isteyerek bu fiili işlemesi yeterlidir. Ayrıca failin söz konusu elverişli imkânı şüphelinin, sanığın, hükümlünün ‘…kurtulması için’ sağlaması da suç tipinde unsurdur. Sağlanan veya sağlanmaya teşebbüs edilen imkânın amacı da şüphelinin, sanığın, hükümlünün ‘kurtulması’ dır. Bu bakımdan ‘suçluyu kayırma’ suçu, özel kastla işlenebilen bir suç tipidir.
Kişinin yetkili makamlara, hem nesnel hem de öznel bakımdan gerçeğe aykırı olarak bir suçu işlediğini veya suça katıldığını; gerçeğe uygun olarak bir başkası hakkında yürütülen ceza soruşturmasında-kovuşturmasında veya infaz aşamasında bildirmesi, 5237 s. TCK’nın 283. maddesindeki ‘araştırma, yakalama, tutuklama, infaz’dan kurtulmayı sağlayıcı bir imkân biçimidir.
Bu açıklamalar ışığında her iki suç birlikte değerlendirildiğinde; eylemlerin suç olarak düzenlemesi ile korunmak istenen hukuki yararların benzer nitelikte olduğu, keza suç üstlenme suçunda suçu üstlenmek suretiyle adli soruşturmayı gerçek failden uzaklaştırmak, suçluyu kayırma suçunda ise, bir suç failine araştırma, yakalanma, tutuklanma veya hükmün infazından kurtulması için imkân sağlama eylemlerinden birisi olan araştırmadan kurtulmak konusunda imkân sağlamak şeklinde ortaya çıkan suç tiplerinin de neredeyse iç içe geçmiş olduğu görülmektedir. Bir eylemin iki ayrı yasal tipe uygun suçu oluşturması hâlinde sorun ne şekilde çözülecek, fail hangi hükme göre cezalandırılacaktır? Neticede her iki eylem de adli soruşturmayı gerçek failden uzaklaştırmak suretiyle failin yargılanmasını önlemeye yöneliktir.
Öğretide, Prof. Dr. …; internet sitesinde kaleme aldığı bir yazıda, uyuşmazlığa konu olayla ilgili olarak TCK’nın 270 ve 283. maddeleri arasındaki özel norm-genel norm ilişkisinin mevcut olduğunu aşağıdaki şekilde özetlemiştir.
‘TCK’nın 283. maddesindeki suçluyu kayırma suçunda ‘’imkân sağlama’ fiili serbest hareketli bir fiildir; bu bakımdan harekete göre suç, serbest hareketli bir suçtur. Yasa koyucu 283. maddede bu ‘imkân sağlama’ fiilinin ne şekilde olacağı hususunda herhangi bir belirleme yapmamıştır. Ancak, yasa koyucu serbest herhangi bir hareketin, TCK’nın 283. maddesinde sınırlı sayıda ceza muhakemesi işlemi (araştırma, yakalama, tutuklama) ile infazdan kurtulmayı sağlama imkânını oluşturabilmesini suçluyu kayırma suçu için yeterli görmüşken, bu nitelikteki hareketlerden suçu üstlenmeyi ayırarak ayrı bir maddede ayrı bir suç tipi hâlinde düzenlemiştir. Bu bakımdan 5237 s. TCK’nın 270. maddesindeki suç üstlenme suçu, harekete göre bağlı hareketli bir suçtur ve yetkili makamlara gerçeğe aykırı olarak bildirimde bulunmak suretiyle yalnızca suçu işlediğini veya suça katıldığını bildirmek seçimlik hareketleriyle sınırlı bağlı hareketli bir suçtur.
Fakat TCK’nın 283. maddesindeki suçluyu kayırma suçu, maddenin başlığının da işaret ettiği gibi, maddenin içeriğinde sınırlı ceza muhakemesi ve infaz işlemlerini engellemeyi, suçluyu kayırma saikiyle ve bu işlemlerden şüphelinin veya sanığın veya hükümlünün kurtulması için (amacıyla), özel kastla işlenebilirken, TCK’nın 270. maddesindeki suç tipinde özel kastı gösteren bir unsur yoktur. Bu bakımdan TCK’nın 270. maddesindeki suçu üstlenme suçu herhangi bir saik veya amaçla işlenebilir; bu bakımdan kast, genel kasttır. Suçluyu kayırma saikiyle, onun TCK’nın 283. maddesindeki ceza muhakemesi işlemlerinden ya da infazdan kurtulmasını sağlama amacı da suç üstlenme suçundaki herhangi bir saik veya amaç kavramı içinde yer alır doğal olarak. Bu nedenle, failin, suçluyu kayırma saikiyle şüphelinin veya sanığın araştırılmaktan, yakalanmaktan, tutuklanmaktan veya hükümlünün infazdan kurtulması için, suç üstlenmek suretiyle imkân sağlaması fiilinde özel norm ilişkisi ortaya çıkar.
Dolayısıyla TCK’nın 270. maddesindeki suç üstlenme suçu, TCK’nın 283. maddesindeki suçluyu kayırma suçuna göre özel norm özelliği sergiler. Bu nedenle -hangi saik ve/veya amaçla olursa olsun- ehliyetsiz ve/veya alkollü araç kullanan ve yaralanmalı bir kaza yapan kişinin suçunu, ister en başında isterse de ceza soruşturması başladıktan sonra üstlenen diğer kişi, özel normun genel norma önceliği ilkesi gereğince yalnızca TCK’nın 270. maddesinden sorumlu tutulabilir.’
Öğretide yukarıda açıklanan görüşü destekleyen yazarların olduğu gibi TCK’nın 270 ve 283. maddeleri arasında fikri içtima hükümlerinin uygulanması gerektiğini savunan Prof. Dr. …’in karşı görüşünde fikri içtima hükümlerinin uygulanması şeklinde bir sonuca ulaşılırken aşağıda gerekçelere yer vermiştir.
‘TCK’nın 270. maddede düzenlenen suç üstlenme suçunu işleyen failin fiili aynı zamanda TCK m. 283’de düzenlenen suçluyu kayırma suçunu oluşturduğunda fikri içtima kuralı uygulanmalıdır. Her iki madde de incelendiğinde, bu suçlardan birisinin diğerine göre özel hüküm niteliği olduğu sonucuna varmak mümkün değildir. Dolayısıyla; failin icra ettiği fiilin hem suçu üstlenme ve hem de suçluyu kayırma suçunun unsurlarını taşıdığı tespit edildiğinde, TCK m. 44 gereğince fikri içtima kuralı tatbik edilmelidir. Örneğin; ölümlü veya yaralanmalı bir trafik kazasında, kazanın gerçekleşmesine sebebiyet veren aracın sürücüsünü kayırmak amacıyla, kolluk görevlilerine aracın sürücüsü olduğunu söyleyen failin fiili, hem suçluyu kayırma ve hem de suç üstlenme suçlarını oluşturmaktadır. İlk bakışta; ölümlü veya yaralanmalı trafik kazasında gerçekte işlemediği bir suçu üstlenen bir kişinin fiili suçu üstlenme gibi görülmektedir. Burada fail sadece suçu üstlendiği, pasif kaldığı ve bundan ötesine geçip suçu işleyen bir kişiye araştırma, yakalanma, tutuklanma veya hükmün infazından kurtulmak için imkân sağlamadığı iddia edilebilir, ancak TCK m. 283/1’de failin suçu işleyen kişiye adaletten kaçmasına yardım etmesi aranır ki, örneğimizde failin suçu üstlenmesi suçluyu kayırma suçunun maddi unsuru olan yardım fiilini oluşturmaktadır. Failin suçu üstlenme fiilinin, gerçekte aracı kullanan kişiyi kayırmak amacı taşıdığı ispat edilirse, suçun manevi unsuru da oluştuğundan, hem suç üstlenme ve hem de suçluyu kayırma suçları gündeme gelecektir. Kanaatimizce somut olayda her iki suçun unsurları da oluştuğunda, suç üstlenme suçunun suçluyu kayırma suçunun özel hâli olduğu kabulü ile fikri içtima kuralının tatbik edilmemesi isabetli değildir.’
Öğretide ki farklı görüşler ve benzer olaylardaki yerleşik uygulamalar ışığında; somut olayımıza baktığımızda; sayın çoğunluğun görüşüne iştirak etmemekle birlikte bir an için yargılamaya konu edilen eylemin TCK’nın 44. maddesi uyarınca daha ağır cezayı gerektiren suçluyu kayırma suçunu oluşturacağı şeklindeki çoğunluk görüşünün doğru olduğunun kabulü hâlinde, TCK’nın 270. maddesi hukuken varlığını koruduğu hâlde, fiilen uygulanabilirliğini yitirebileceği gibi adliyeye karşı işlenen suçlar bölümünde düzenlenen TCK’nın 267, 272, 278, 281 ve 284. maddelerinde düzenlenen iftira-yalan tanıklık-suçluyu bildirmeme-suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme – tutuklu, hükümlü veya suç delillerini bildirmeme gibi benzeri suçların da uygulama alanının son derece sınırlanacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Zira anılan suçların tamamında; genellikle gerçek suçlunun kayrılması amaçlanmaktadır. Ancak suçlunun kayrılması suçunda, diğer suçlara göre farklı seçimlik hareketler öngörüldüğü gibi ‘imkan sağlama’ şeklinde çok genel bir sonuç amaçlandığı için örnek gösterilen suçların ya tamamını ya da önemli bir bölümünü kapsaması nedeniyle anılan suçlara göre genel norm niteliğinde olduğu çok net bir şekilde görülmektedir. Yasa koyucu, daha özel normları düzenlemek suretiyle iradesini bu yönde açıkladıktan sonra, özel düzenlemelerin kanun koyucunun iradesini yok sayarak içtihat yoluyla ya tamamen ya da kısmen uygulanamaz hâle getirilmesinin kanunilik ilkesine aykırı olacağı gibi benzer olaylardaki yerleşik uygulamalara da aykırı olacağı açıktır. Örneğin, Ceza Kanunumuzda, görevi kötüye kullanmak suçu ile rüşvet, zimmet, irtikap ..vb. bazı suçlar arasında ve ayrıca eylemlerin nitelikli hâli ile basit hâli arasında genel norm, özel norm ilişkisi mevcut olup, özel normda düzenlenen suçun unsurlarının oluşması hâlinde genel normun bütün unsurlarının oluştuğu hâlde özel normun öncelikle uygulanacağı hususunda gerek öğreti de gerekse uzun yıllar öncesine dayanan içtihatlarda geçen zaman içerisinde herhangi bir duraksama yaşanmamasına karşın, somut olayımızda kanaatimizce özel normun neredeyse uygulanamaz hâle getirilmesi suretiyle, çağdaş bütün anayasalarda temel bulan ‘kanun koyucu abesle iştigal etmez’ kuralına aykırı davranılmıştır.
Sonuç itibarıyla somut olayımızda hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçundan mahkûmiyet kararı verilen kişiyi kurtarmak amacıyla aracı kendisinin kullandığını beyan eden Atlıhan Vuruşhan’ın eyleminin TCK’nın 270. maddesindeki özel norm niteliğindeki suçu oluşturduğu”,
Görüşleriyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer düşüncelerle,
Karşı oy kullanmışlardır.
Öte yandan, suç tarihinin gerekçeli karar başlığında 12.10.2013 tarihi yerine 25.09.2013 olarak yazılması, sanık hakkında doğrudan hükmedilen kesin nitelikteki adli para cezasının tekerrüre esas alınıp alınamayacağı ve TCK’nın 51. maddesinin uygulanmamasına ilişkin Yerel Mahkemece gösterilen gerekçenin dosya kapsamına uygun, yasal ve yeterli olup olmadığı hususları Özel Dairece denetlenmediğinden bu aşamada değerlendirilmemiş ve yine sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmüne yönelik aleyhe temyiz bulunmadığının anlaşılması karşısında 1412 sayılı CMUK’nın 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi gereğince karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 326/son maddesi uyarınca ceza miktarı bakımından sanığın kazanılmış hakkının saklı tutulması gerektiği hususu bozma ilamında belirtilmese de tüm bu hususların mahallinde yeniden hüküm kurulurken dikkate alınması mümkün görülmüştür.

ÖNERİLEN MAKALE :  Kiraya verenin ihtiyaç nedeni ile evi boşalttırdığı takdirde evi 3 yıl süreyle başkasına kiralayamayacağı, aksi takdirde en az bir yıllık kira bedeli kadar tazminat ödeyeceği hk.


SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 15.12.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir