Rehinle teminat altına alınmış ve ayrıca kambiyo senedine de bağlanmış alacağın tahsili amacıyla haciz yolu ile takip yapılamaz.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu

Esas No: 2021/2
Karar No: 2023/1
Karar Tarihi: 20.01.2023

MAHKEMESİ: Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI: 2019/589 E., 2019/896 K.
KARAR: Davanın kabulüne

1. Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Küçükçekmece 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin maliki olduğu … ili Küçükçekmece ilçesi İkitelli mahallesinde kain 2532 sayılı parseldeki 1768875000/511961425920 payının satışı için Bakırköy 6. Noterliğinin 23.12.1985 tarihli vekâletnamesi ile davalı …’ı vekil tayin ettiğini, ancak anılan payı satmaktan vazgeçmesi üzerine aynı Noterliğin 17.02.1986 tarihli azilnamesi ile davalıyı vekillikten azlettiğini, azilnamenin davalıya 24.02.1986 tarihinde tebliğ edilmesine ve davalının azledildiğini bilmesine rağmen müvekkilinin payını 26.07.1989 tarihinde eşi olan dava dışı …’a vekâleten sattığını, …’nin de 15.08.1989 tarihinde çekişmeli payı dava dışı … …’e (resmî senette…) temlik ettiğini, en son 04.11.1993 tarihinde davalı …’ın devre konu payı …’den temlik aldığını, davalının yapmış olduğu alım satımlarla muvazaalı bir şekilde vekilliği suistimal ederek taşınmazı kendi üzerine geçirdiğini, müvekkilinin bu durumu kamulaştırma çalışmaları kapsamında bir hafta önce öğrendiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazda davalı adına kayıtlı olan 1768875000/511961425920 payın iptali ile müvekkili adına tesciline karar verilmesini istemiştir.
5. Davacı vekili 26.09.2012 havale tarihli dilekçesinde; davalı vekilinin sunduğu 20.09.2012 tarihli beyan dilekçesini kabul etmediklerini, beyan dilekçesinin cevap süresi içerisinde sunulmadığını, savunmanın genişletilmesine muvafakat vermediklerini beyan etmiştir.


Davalı Cevabı
6. Davalı; dava dilekçesi usulüne uygun tebliğ edilmesine rağmen cevap dilekçesi sunmamış, yargılama sırasında davalı vekili 20.09.2012 havale tarihli dilekçesiyle; müvekkilinin eşi …’nin çekişmeli payı bedeli karşılığında haricen satın aldığını, davacının devir işlemlerini yapmaktan kaçındığını, ısrar üzerine davacının 23.12.1985 tarihli vekâletnameyi verdiğini, bu vekâlet ile o tarihte öğretmen olan müvekkilinin mağdur olmamasının amaçlandığını, davacının devri yapmaması üzerine Bakırköy 6. Noterliğinin 06.01.1986 tarihli ve 2117 yevmiye numaralı düzenleme şeklinde gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi ile dava konusu payın …’a satıldığını ve tapuya şerh düşüldüğünü, temlikin de satış vaadi sözleşmesi gereğince yapıldığını, ileri sürülenin aksine azilnamenin müvekkiline tebliğ edilmediğini, bu nedenle hukuki sonuç doğurmayacağını, davanın reddi gerektiğini beyan etmiştir.


Mahkeme Kararı
7. Küçükçekmece 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 06.07.2015 tarihli ve 2011/695 Esas, 2015/630 Karar sayılı kararı ile; davacının dava konusu payın devri için davalıya vekâletname verdiği, ancak ilk temlik tarihinden önce davalıyı azlettiği, azle rağmen davalının çekişmeli payı eşi …’a devrettiği, …’nin…’e, …’nin de tekrar davalı …’a temlik ettiği, davalının vekâlet görevini kötüye kullandığı, davacı asılın bilgisi ve onayı olmadan payı devrettiği, iddianın kanıtlandığı gerekçesiyle davanın kabulü ile dava konusu 2532 sayılı parselde davalı adına kayıtlı payın (1768875000/511961425920) iptaline ve davacı adına tesciline karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı
8. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
9. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 17.01.2019 tarihli ve 2016/2790 Esas, 2019/249 Karar sayılı kararı ile; “…Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, davacının Bakırköy 6. Noterliğinin 23.12.1985 tarih 99408 yevmiyeli vekaletname ile paydaşı olduğu çekişme konusu 2532 parsel sayılı taşınmazdaki 1768875000/511961425920 payın satışı hususunda davalı …’in vekil tayin ettiği, sonrasında davacının aynı noterliğin 07.02.1986 tarih 15968 yevmiyeli azilname ile davalıyı vekillikten azlettiği, azlin 24.02.1986 tarihinde davalıya usulünce tebliğ edildiği ancak buna rağmen davalının anılan payı 26.07.1989 tarihinde dava dışı eşi …’a, …’nin de 15.08.1989 tarihinde dava dışı … …’e, …’nin de 04.11.1993 tarihinde tekrar davalı …’e satış suretiyle devrettiği, yine dava konusu taşınmazdaki anılan payın devri hususunda davacı adına vekili davalı … (azilden önce) ile dava dışı … arasında Bakırköy 6. Noterliğinin 06.01.1986 tarih 2117 yevmiyeli sayılı düzenleme şeklinde satış vaadi sözleşmesi yapıldığı anlaşılmaktadır.
Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet aktini düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.
6098 s. Türk Borçlar Kanununda (TBK) sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 506. maddesinde (818 s. Borçlar Kanununun 390.) maddesinde aynen; “Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir.
Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür.
Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir. (TBK’nin 504/1) Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu göz ardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin son fıkrası uyarınca sorumlu olur. Bu sorumluluk BK’de daha hafif olan işçinin sorumluluğuna kıyasen belirlenirken, TBK’de benzer alanda iş ve hizmetleri üslenen basiretli bir vekilin sorumluluğu esas alınarak daha da ağırlaştırılmıştır.
Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 s. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.
Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, TMK’nin 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden (resen) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.
Ayrıca, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 190. maddesi ile TMK’nun 6. maddesi uyarınca herkes iddiasını ispatla mükelleftir.
Somut olayda, azilnamenin davalıya tebliğinden sonra geçersiz vekaletname kullanılmak suretiyle dava dışı …’ye yapılan ilk temlikin yolsuz tescil niteliğinde bulunduğu tartışmasızdır. Ancak, ikinci temlikte dava dışı …’nin kötü niyetli olduğuna ilişkin davacı tarafından bir delil sunulmadığı gibi, davalının da kötü niyetli olarak taşınmazı dava dışı …’den edindiği hususu usulünce davacı tarafından ispatlanabilmiş değildir.
Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir” gerekçesi ile karar bozulmuştur.

ÖNERİLEN MAKALE :  Kiraya verenin ihtiyaç nedeni ile evi boşalttırdığı takdirde evi 3 yıl süreyle başkasına kiralayamayacağı, aksi takdirde en az bir yıllık kira bedeli kadar tazminat ödeyeceği hk.


Direnme Kararı

10. Küçükçekmece 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.12.2019 tarihli ve 2019/589 Esas, 2019/896 Karar sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, davalının cevap dilekçesi sunmadığı, davalı vekilinin 20.09.2012 havale tarihli beyan dilekçesi ile davacının çekişmeli payı vekâletname öncesinde sattığını, ancak tapu müdürlüğünde devir işlemini yapmadığını ileri sürdüğü, anılan dilekçede davalının iyiniyetli alıcı olduğuna yönelik bir savunmada bulunulmadığı, azilnamenin 24.02.1986 tarihinde davalıya tebliğ edilmesine ve azilden bilgisi bulunmasına rağmen geçersiz vekâletname ile taşınmazı eşine devrettiği, daha sonra …’ye temlik edilen taşınmazın davalı tarafından tekrar devir alındığı, davalının iyiniyetli olarak kabulünün mümkün olmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi
11. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
12. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı …’in 23.12.1985 tarihli vekâletname ile taşınmaz satış yetkisini içerir şekilde davalı …’ı vekil tayin ettiği, ancak 17.02.1986 tarihli azilname ile vekillik görevinden azlettiği ve azil işlemi 24.02.1986 tarihinde davalıya bildirilmesine rağmen dava konusu 2532 sayılı parselde davacı adına kayıtlı payın davalı tarafından 26.07.1989 tarihinde dava dışı eşi …’a, … tarafından 15.08.1989 tarihinde dava dışı…’e ve … tarafından da 04.11.1993 tarihinde davalıya temlik edildiği somut olayda; dosya kapsamı ve toplanan delillere göre ikinci el konumundaki dava dışı… ve davalı …’ın kötüniyetle iktisapta bulunduğunun davacı tarafça ispat edilip edilemediği, bu bağlamda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 1023 üncü maddesi uyarınca kazanımlarının korunmasının mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
13. Dava, yolsuz tescil hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
14. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1021 inci maddesine göre kurulması kanunen tescile tâbi aynî haklar, tescil edilmedikçe varlık kazanamaz. Kanun’un 1022/1. maddesine göre de aynî haklar, kütüğe tescil ile doğar; sıralarını ve tarihlerini tescile göre alır. Bu hükümlerden anlaşılacağı üzere aynî hakların doğumu, devri, muhtevalarının değiştirilmesi ve ortadan kalkması kural olarak tapu siciline tescil şartına bağlanmış olup, tescil kurucu bir nitelik taşımaktadır.
15. Aynî haklar tescil ile doğmakla birlikte tapu kayıtlarının oluşumunda “illilik”, diğer bir anlatımla “sebebe bağlılık” prensibi esas alındığından, tescilin kendisinden beklenen hukuki sonucu doğurabilmesi için geçerli ve haklı bir sebebe dayanması gerekmektedir. Bu bakımdan tescil, hukuki sebebe bağlı bir tasarruf işlemidir. Tescilin geçerli bir hukuki sebebe dayanmaması, aynî hakkın doğumunda ve kazanılmasında kurucu unsur niteliğinde olan tescil işlemini temelde sakat hâle getirir.
16. Bu husus TMK’nın 1024 üncü maddesinin ikinci fıkrasında “Bağlayıcı olmayan bir hukukî işleme dayanan veya hukukî sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur” şeklinde açıklanmıştır. Yasa maddesindeki bu tanımdan anlaşılacağı gibi gerçek hak durumuna uymayan tescil, yolsuz tescildir. Bu yolsuz tescil durumu, tescilin kurucu unsurlarından biri veya bir kaçının eksik olması nedeniyle başlangıçtan itibaren söz konusu olabileceği gibi sakat bir terkin veya tadil yüzünden sonradan da oluşabilir. Tescilin dayanağını oluşturan hukuki sebep ise genellikle bir aynî hakkın tescili ya da kaldırılması için ilgilisine hak ve mükellefiyet tanıyan satım, bağış, trampa, miras taksim sözleşmesi, ölünceye kadar bakma akdi gibi hukuki bir işlem olabileceği gibi miras, mahkeme kararı veya kamulaştırma gibi bir sebep de olabilir. Belirtilmelidir ki yolsuz tescil bir üst kavramdır. Yolsuzluk, tescil talebinde bulunan kişinin fiil ehliyetine veya tasarruf yetkisine sahip bulunmaması, tescile dayanak teşkil eden işlemin (satış, bağış vb.) şekil, irade sakatlığı, sahte vekâletnameyle veya vekâletnamede belirtilen yetkilerin aşılması suretiyle gerçekleştirilmesi, aynı taşınmaza ait birden çok tapu kaydı bulunması (çifte tapu kaydı) ya da tapu ve kadastro memurlarının kasıtlı davranışları veya hataya düşmeleri gibi çeşitli sebeplerden kaynaklanabilir. Tescilin yolsuz olması hâlinde, tescil işlemi gerçek hak sahipliğini ve hakkın kapsamını göstermez. Bu tür bir tescil yolsuzluğu nedeniyle hiçbir hüküm ve sonuç doğurmaz, diğer bir anlatımla geçerli bir sebebe dayanmayan tescil veya terkin işlemi taşınmaz üzerindeki aynî hakkın durumunu etkilemez ve böyle bir durumda gerçek hak sahipliğinde herhangi bir değişiklik meydana gelmez. Ancak, tapu sicilindeki bir kaydın gerçek hak durumunu yansıtmayıp, sadece şekli bir değer taşıması hâlinde, tapu sicilinin kendisinden beklenen fonksiyonu yerine getirmesi imkânı ortadan kalkar.
17. Bu nedenle aynî hak yolsuz olarak tescil edilmiş veya bir tescil yolsuz olarak terkin olunmuş ya da değiştirilmiş ise bu yüzden aynî hakkı zedelenen kimse, TMK’nın 1025 inci maddesine göre tapu sicilinin düzeltilmesini dava edebilir. Uygulamada ise bu davaya, eldeki davada olduğu gibi tapu iptali ve tescil davası denilmektedir.
18. Bu açıklamalar ışığında somut olaya gelince; davacı …’in Bakırköy 6. Noterliğinin 23.12.1985 tarihli ve 99408 yevmiye numaralı vekâletnamesi ile dava konusu taşınmazın satış yetkisini de içerir şekilde davalı …’ı vekil tayin ettiği, akabinde davacının aynı Noterliğin 17.02.1986 tarihli azilnamesi ile davalıyı anılan vekâletname ile verdiği yetkilerden azlettiği, azilnamenin 24.02.1986 tarihinde bizzat davalıya tebliğ edildiği, ancak dava konusu 2532 parsel sayılı taşınmazdaki 1768875000/511961425920 pay davacı adına kayıtlı iken davacıya vekâleten davalının anılan payı 26.07.1989 tarihinde eşi olan dava dışı …’a satış suretiyle temlik ettiği, çekişmeli payın … tarafından 15.08.1989 tarihinde dava dışı…’e, … tarafından da 04.11.1993 tarihinde davalıya satış yoluyla devredildiği kayda dayalı tespit edilmiştir.
19. İlk işlem yönünden yapılan değerlendirmede; vekil eden ile vekil arasındaki vekâlet ilişkisinin azil ile son bulduğu ve tebliğ neticesinde davalının durumu öğrendiği ortadadır. Ne var ki, vekâlet ilişkisi son bulmasına rağmen davalı vekil tarafından çekişmeli pay vekâleten dava dışı …’a temlik edilmiştir. Yukarıda değinildiği üzere, tapu kayıtlarının oluşumunda “illilik” prensibi geçerli olduğundan … adına yapılan tescilin geçerli bir hukuki sebebe dayanmadığı, bir başka ifadeyle hak sahibi adına tasarruf yetkisine sahip bir kişi tarafından temlikin gerçekleştirilmediği ve davalının eşi … adına yapılan tescilin TMK’nın 1024 üncü maddesi uyarınca yolsuz olduğu anlaşılmıştır.
20. Tapu sicilinin temel fonksiyonu, taşınmazlar üzerindeki gerçek hukuki durumu tam ve doğru bir şekilde aksettirerek hak ve işlem güvenliğini sağlamak olmasına karşın … adına yapılan tescil taşınmaz üzerindeki aynî hakkı gerçeğe uygun şekilde yansıtmadığından, böylesi durumlarda somut olaydaki gibi hak sahibi olmayan bir kimseden aynî hak kazanan kişinin, gerçek hak sahibi karşısında korunup korunmayacağı sorunu ortaya çıkmaktadır. Nitekim direnmeye konu uyuşmazlık da taşınmazı …’den devralan dava dışı…’in ve daha sonra da davalının iyiniyetle iktisapta bulunup bulunmadığı, dolayısıyla TMK’nın 1023 üncü maddesinde ifadesini bulan tapu siciline güven ilkesi kapsamında davalının iktisabının korunup korunmayacağı noktasında toplanmaktadır.
21. Bu aşamada, tapu sicili, iyiniyet kavramı ve TMK’nın 1023 üncü maddesi üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır.
22. Tapu sicili, TMK’nın 7 nci maddesi uyarınca içeriğinin doğruluğu karine olarak kabul edilen bir resmî sicildir. Devlet, nüfus sicilleri gibi tapu sicillerinin de tutulmasını üstlenmiş, bunların aleniliğini (herkese açık olmasını) sağlamış, iyi ve doğru tutulmamasından doğan sorumluluğu kabul etmiş, değinilen tüm bu sebeplerin doğal sonucu olarak da tapuya itimat edip, taşınmaz mal edinen kişinin iyiniyetini korumak zorunluluğunu duymuştur.
23. Hukukumuzda, diğer çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi kişilerin huzur ve güven içerisinde alış verişte bulunmaları, satın aldıkları şeylerin ileride kendilerinden alınabileceği endişelerini taşımamaları, dolayısıyla toplum düzenini sağlamak düşüncesiyle, satın alan kişinin iyiniyetinin korunması ilkesi kabul edilmiştir. Bu kapsamda TMK’nın 3 üncü maddesinin genel hükmü yanında menkul mallarda 988 ve 989 tapulu taşınmazların el değiştirmesinde ise 1023 üncü maddesinin özel hükümleri getirilmiştir.
24. Yolsuz tescilin üçüncü kişiler bakımından doğuracağı sonuçlar iyiniyetli olup olmadıkları esas alınarak düzenlenmiş ve “İyiniyetli üçüncü kişilere karşı” başlıklı 1023 üncü maddesinde; “Tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur” hükmü öngörülmüştür. Anılan bu maddeye göre, tapu sicilinde ismi geçen kişinin gerçek hak sahibi olduğuna inanan veya kendisinden beklenen tüm özeni göstermesine rağmen gerçek malik olmadığını, tapu sicilinde yolsuzluk bulunduğunu bilmesi mümkün olmayan kişinin iktisabı korunur.
25. Öte yandan aynı Kanun’un “İyiniyetli olmayan üçüncü kişilere karşı” başlıklı 1024 üncü maddesi ise; “Bir aynî hak yolsuz olarak tescil edilmiş ise, bunu bilen veya bilmesi gereken üçüncü kişi bu tescile dayanamaz.
Bağlayıcı olmayan bir hukukî işleme dayanan veya hukukî sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur.
Böyle bir tescil yüzünden aynî hakkı zedelenen kimse, tescilin yolsuz olduğunu iyiniyetli olmayan üçüncü kişilere karşı doğrudan doğruya ileri sürebilir” hükmünü içermekte olup, bu madde ile de iyiniyetli olmayan kimsenin iktisabının korunmayacağına vurgu yapılmıştır. TMK’nın 1023 üncü maddesi iyiniyetle mülkiyet veya bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımını korurken; tamamlayıcı madde niteliğinde bulunan 1024 üncü madde ile de iyiniyetli olmayan üçüncü şahısların kazanımı hükümsüz sayılmıştır.
26. Görüldüğü üzere, tapuda taşınmazla ilgili kayıtlara ilişkin olarak “tapu siciline güven ilkesi” benimsenmiştir. Ne var ki; tapulu taşınmazların intikallerinde, huzur ve güveni koruma, toplum düzenini sağlama uğruna, tapu kaydında ismi geçmeyen ama asıl malik olanın hakkı feda edildiğinden iktisapta bulunan kişinin, iyiniyetli olup olmadığının tam olarak tespiti büyük önem taşımaktadır. Gerçekten bir yanda tapu sicilinin doğruluğuna inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kimse diğer yanda ise kendisi için maddi, hatta bazı hâllerde manevi büyük değer taşıyan aynî hakkını yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalan önceki malik bulunmaktadır. Bu nedenle, yüzeysel ve şekilci bir araştırma ve yaklaşımın büyük mağduriyetlere yol açacağı, kişilerin Devlete ve adalete olan güven ve saygısını sarsacağı ve yasa koyucunun amacının ilk bakışta, şeklen iyiniyetli gözükeni değil, gerçekten iyiniyetli olan kişiyi korumak olduğu hususlarının daima göz önünde tutulması, bu yönde tüm delillerin toplanıp derinliğine irdelenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir.
27. Tapu siciline güven ilkesi, gerçek hak sahipliğine dayanmayan bir tescile (yolsuz tescile) dayanılarak iyiniyetle kazanılan aynî hakkın geçerli olarak hükümlerini doğurması demektir. İyiniyet hakkın doğumunda temel unsurlardan biri olduğundan tapu siciline inanarak iktisapta bulunduğunu ileri süren kişi aleyhine açılan davalarda iyiniyet veya kötüniyet olgusunun ispatı büyük bir önem taşımaktadır. Genel hüküm niteliğindeki TMK’nın 3 üncü maddesi uyarınca kanunun iyiniyete hukuki bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır. Uyuşmazlığın dayanağını oluşturan TMK’nın 1023 üncü maddesi de bu genel hükümde bahsi geçen; kanunun, iyiniyete hukuki sonuç bağladığı durumlardan biridir. Dolayısıyla iyiniyetin varlığı Kanun tarafından öngörülen bir karine olduğundan, tapu siciline güvenerek iyiniyetle hak kazandığını savunan kişi aleyhine açılan bu tür davalarda, davalının iyiniyetli olmadığını iddia eden davacının bunu ispat etmesi gerekmektedir. İspat yükü, üçüncü kişinin kötüniyetli olduğunu ileri süren tarafa ait olmakla birlikte kötüniyet iddiasının hukuki niteliği uyarınca ispat edilmesi çoğu zaman zordur. Bu nedenle uygulamada üçüncü kişinin kötüniyetli olduğunu ileri süren davacının bazı fiili karinelerden yararlanabileceği kabul edilmiştir. Yargıtay kararlarında taşınmazın çok sık aralıklarla el değiştirmesi ya da rayiç değerinin çok altındaki bir fiyatla satın alınması gibi durumlar, fiili birer karine olarak kabul edilmektedir.
28. Ayrıca bu konu hakkında, 14.02.1951 tarihli ve 1949/17 Esas, 1951/1 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; “…Vakıa ve karinelerden olayda kanunen iyi niyet iddiasında bulunmayacak durumu belirmiş olan kimsenin kötü niyetinin diğer tarafa ispat ettirilmesine sebep ve vecih kalmayacağından dava hakkının doğumunu sağlayan ve bertaraf eden iyi veya kötü niyetin bu durumda mahkemece re’sen nazara alınabileceğine…”, 08.11.1991 tarihli ve 1990/4 Esas, 1991/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında ise; “…Tapuda kayıtlı bulunan bir taşınmaz malı iktisap eden kimseye karşı TMK.nun 931. maddesinde öngörülen iyi niyet kurallarına aykırılık nedeniyle açılan tapu iptali davalarında, dava açma iradesinin iktisabın kötü niyete dayalı olduğu iddiasını da taşıdığına, kaldı ki öyle olmasa bile buradaki kötü niyet iddiasının hukukî mahiyeti itibariyle itiraz niteliğinde bulunduğu ve bu nedenle de yargılama sona erinceye kadar iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına tabi olmadan her zaman ileri sürülebileceğine…” karar verilmiştir.
29. 14.02.1951 tarihli ve 1949/17 Esas, 1951/1 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile kabul edilen kötüniyet iddiasının mahkemece kendiliğinden (resen) nazara alınabileceği ilkesi 08.11.1991 tarihli ve 1990/4 Esas, 1991/3 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da benimsenerek; kötüniyet iddiasının def’i değil itiraz olduğu, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına tabii olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği ve mahkemece resen nazara alınacağı kabul edilmiş, bilimsel görüşler de aynı doğrultuda gelişmiştir.
30. Üçüncü şahsın iyiniyetli olup olmadığı ve satışın kötüniyete dayandığının hangi hâllerde bilinmesi gerektiği araştırılırken kesin bir ölçü koymak mümkün değil ise de, genel bazı kriterlerle önemli özel durumların araştırılması gerekir. Genel kriter olarak, davalının dayandığı tescilin kötüniyetli olduğunu ve taraflar arasındaki uyuşmazlığın genel hayat tecrübelerine göre bilip bilmediği veya normal görünüşlü bir insanın sarf etmesi gereken dikkati sarf etseydi yolsuzluğu ve uyuşmazlığı bilecek durumda olup olmadığı araştırılmalıdır.
31. Tüm bu açıklamalara göre dava dışı… ve davalının iktisapları değerlendirildiğinde; ilk temlikin 26.07.1989 tarihinde …’ye, ikinci temlikin ise kısa süre sonra (20 gün sonra) 15.08.1989 tarihinde dava dışı …ye yapıldığı, dava konusu taşınmazın 76700 m2’lik tarla niteliğinde olduğu, ancak şehirleşme ile birlikte fiili olarak taksim edilmek suretiyle kullanıldığı, çekişmeli paya özgülenen alan üzerinde bir bina bulunduğu, bu binanın uzun yıllardır davalı ve eşi tarafından kullanıldığı, malik olduğu dönemde dava dışı …nin kullanımına yönelik dosya kapsamına bir bilgi ve belge yansımadığı, akit tablolarından davalı ve eşi …’nin Adıyaman ili Gerger ilçesi Budaklı köyü nüfusuna, dava dışı …nin ise Adıyaman ili Gerger ilçesi Gündoğdu köyü nüfusuna kayıtlı olduğunun anlaşıldığı, anılan köylerin aynı yol güzergâhında ve çok yakın mesafede bulunduğu, çekişmeli payın ilk temlik tarihindeki değerinin keşfen 43.410.000,00 ETL olarak saptandığı, 20 gün sonraki ikinci temlikte de değerin aynı olduğunun kabulü gerektiği, dava konusu payın akitte 600.000,00 ETL gösterilmek suretiyle dava dışı …ye devredildiği, akitte gösterilen satış bedeli ile keşfen saptanan rayiç değer arasında fahiş fark bulunduğu, ayrıca dava dışı …nin …’den devraldığı çekişmeli payı aradan uzun bir süre geçmeden tekrar …’nin eşi olan davalıya devrettiği bir bütün hâlinde gözetildiğinde, dava dışı …nin çekişmeli payı iktisap ederken durumun gereklerine göre üzerine düşen özeni göstermediği, dolayısıyla TMK’nın 1024 üncü maddesine göre yolsuz tescili bilen ya da bilmesi gereken kişi konumunda olduğu, bir başka ifadeyle iyiniyetli sayılamayacağı, öte yandan son kayıt maliki davalının da olayların bizzat içerisinde yer aldığı, bu nedenle dava dışı … ve davalının TMK’nın 1023 üncü maddesi koruyuculuğundan yararlanamayacakları anlaşılmıştır.
32. Hâl böyle olunca, mahkemenin davanın kabulüne yönelik direnme kararı yerindedir.
33. Ne var ki Özel Dairece bozma nedenine göre diğer yönlerden inceleme yapılmadığından diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

ÖNERİLEN MAKALE :  Sosyal medyadan edilen hakaret sonucunda, suçun kim tarafından işlendiğinin tespit edilememesi halinde soruşturma evrakı daimi aramaya alınarak araştırmaya devam edilmelidir.

IV. SONUÇ
Açıklanan sebeplerle;
Direnme uygun olup davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
Ancak karar düzeltme yolunun açık olması sebebiyle öncelikle mahkemesince Hukuk Genel Kurulu kararının taraflara tebliği ile, karar düzeltme yoluna başvurulması hâlinde dosyanın Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmaması hâlinde ise mahkemesince doğrudan YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3 üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440 ıncı maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,15.02.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir