DOKTOR HATASINDAN DOLAYI TAZMİNAT DAVASI AÇMAK

DOKTOR HATASINDAN DOLAYI TAZMİNAT DAVASI AÇMAK

DOKTOR HATASINDAN DOLAYI TAZMİNAT DAVASI NASIL AÇILIR 2024? DOKTOR HATASINDAN DOLAYI DAVA(MALPRAKTİS DAVASI)

GİRİŞ 

Kimi zaman sağlık çalışanları gereken tıbbi tedaviyi standartlara uygun veya gereken ilgi alaka ve dikkat ile vermemekte, verememekte bu da hasta nezdinde sağlık problemlerine, geçici veya kalıcı hasarlara, maddi ve manevi olumsuz durumlara sebep olabilmektedir. Bu durum kimi zaman sağlıkçının/doktorun beceri eksikliğinden kimi zaman yoğun ihmalden kimi zamansa maalesef kasta varan hareketlerden kaynaklanabilmektedir. Böyle durumlarda mağduriyetini gidermek isteyen vatandaş için, sağlıkçının çalıştığı kurumun özel veya devlet olmasına göre alınabilecek farklı hukuki aksiyonlar bulunmaktadır. Makalemizde bu hususlara ve malpraktis kavramına, malpraktisten kaynaklı tazminat taleplerine, unsurlarına/şartlarına ve sonuçlarına kısaca değineceğiz.

Ancak bu noktada dahi peşinen belirtmek isteriz ki malpraktis davaları bir başka deyişle doktor hatasından kaynaklı tazminat davaları oldukça teknik hukuki bilgi ve beceri gerektiren alanlar olup mutlaka bu konuda yani sağlık hukuku alanında uzmanlaşmış bir hukuk bürosundan profesyonel destek alınmalıdır.

Anahtar Kelimeler : Doktor Hatası, Malpraktis Davası, Doktor Kusurundan Dolayı Tazminat Davası, Doktor Hatasından Dolayı Tazminat Davası, Malpraktis Tazminat Davası Açmak İçin, Doktor Hatasından Dolayı Tazminat Davası Açmak, Doktora Tazminat Davası, Sağlık Hukuku, Devlet Hastanesine Tazminat Davası, Özel Hastaneye Tazminat Davası

Doktor Hatası Nedir? Tıbbi Malpraktis Nedir?

Halk arasında doktor hatası olarak da bilinen tıbbi malpraktis kavramı; doktor, diş hekimi, sağlık merkezleri ya da hastanelerin faaliyetleri sırasında zarara yol açacak şekilde kusurlu uygulama hataları olarak tanımlanmaktadır.  Hekimlik Meslek Etiği Kuralları 13. Maddesinde tıbbi malpraktis: “Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik sebebiyle bir hastanın zarar görmesi, hekimliğin kötü uygulanması” şeklinde tanımlanmıştır. Tıbbi malpraktis, tedavi öncesi hastalığın teşhisinde, tedavi sırasında veya tedavi sonrası hastanın bakımı aşamalarında ortaya çıkabilmektedir.

Malpraktisin Belirleyicisi Tıbbi Standartlar

Malpraktis davalarında hekimin sorumluluğu belirlenirken tıbbi standartlar somut olayın koşullarına göre değişiklik göstermektedir. Tıbbi standart, tedavinin amacına ulaşması için gerekli olan hekim tecrübesi ve doğa bilimlerinin o anki ulaştığı düzey olarak tanımlanmaktadır. Bu bakımdan her durumda tıbbi müdahalenin istenilen sonucu vermemesi müdahaleyi doğrudan hatalı kılmamaktadır. Bu değerlendirme yapılırken tıp biliminin sınırları ve o ülke içerisindeki gelişmişliği dikkate alınarak bir değerlendirme yapılmaktadır. Bu değerlendirmeler sonucunda hekimin sorumluluğunun oluşup oluşmadığı tespit edilebilmektedir.

Komplikasyon ve Malpraktis Arasındaki Fark Nedir?

Tedavi sırasında ya da sonrasında ortaya çıkan komplikasyonlar halk arasında çoğu zaman doktor hatası olarak yorumlanmaktadır. Komplikasyon ve malpraktis arasındaki farkın ayırt edilmesi hekimin sorumluluğuna gidilebilmesi açısından oldukça önem taşımaktadır.

Yapılan her tıbbi müdahale içerisinde çeşitli riskler barındırır. Tıbbi standartlara uygun olarak gerçekleştirilmesine rağmen tedavi sırasında ya da sonrasında meydana gelen rahatsızlıklar komplikasyon olarak adlandırılmaktadır. Örneğin bir kanser hastasına yönelik olarak gerçekleştirilen tıbbi standartlara uygun bir ameliyat sonrasında hastada ortaya çıkan enfeksiyon bir komplikasyon örneği olarak kabul edilir.

Komplikasyonlar sonucunda hekimin sorumluluğunun doğmaması için belirli şartlar aranmaktadır. Bu şartlar yapılan müdahalenin hastayı tedavi edici olması ve hastanın tedavi öncesinde tüm riskler bakımından hekim tarafından açıkça aydınlatılmış olmasıdır. Ancak her durumda gerçekleştirilen tedavi sonucu meydana gelebilecek komplikasyonlar hekim tarafından öngörülemeyebilir. Bu gibi durumlarda ortalama bir hekimin aynı şartlar altında gerçekleşen komplikasyonu öngörüp öngöremeyeceğine bakılarak bir inceleme yapılmaktadır.

doktor ve hasta arasındaki ilişkinin hukuki dayanağı nedir

Doktor ve Hasta Arasındaki İlişkinin Hukuki Dayanağı Nedir?

Doktor ve hasta arasındaki hukuki ilişkinin dayanağının tespit edilmesi tazminat davasının açılması bakımından oldukça önem taşımaktadır. Bu ayrımın doğru yapılması; davalı taraf, zamanaşımı süreleri, görevli mahkeme gibi birçok hususun belirlenmesinde önem taşımaktadır.

Malpraktis davalarında hekim ile hasta arasındaki ilişkinin hukuki dayanağı haksız fiil, sözleşmeye aykırılık, vekaletsiz iş görme ya da hizmet kusuru olabilmektedir. Bu dayanakların belirlenmesi özel hastane, kamu hastanesi, serbest çalışan hekimler gibi birçok etkene göre değişiklik göstermektedir.

  1. Hukuki Dayanağı Haksız Fiil Olan Malpraktis Davaları: Haksız fiil sorumluluğu TBK m.49’da düzenlenmiştir. Buna göre haksız fiil, hukuka aykırı ve kusurlu olarak mal ve şahıs varlığına verilmiş bir zarar olarak tanımlanabilir. Haksız fiilin oluşması için kusur, zarar, fiil, illiyet bağı ve hukuka aykırılığın var olması aranmaktadır. Haksız fiil sorumluluğu, hekimin tedavi nedeniyle hastaya vermiş olduğu zararın tazmin edilmesini gerektirmektedir. Zarar maddi zarar ve manevi zarar olarak ikiye ayrılmaktadır. Maddi zarar kişinin malvarlığında iradesi dışında meydana gelen zararlardır. Manevi zarar ise kişinin malvarlığı dışında kalan manevi varlığına ait değerlerinde gerçekleşen eksilmeler olarak ifade edilmektedir. Bunun karşılığında ödenecek tazminat miktarı hakim tarafından belirlenmekte ve kişinin ruhsal teselli bulabilmesi amaçlanmaktadır.
  2. Hukuki Dayanağı Sözleşmeye Aykırılık Olan Malpraktis Davaları: Hekim ve hasta arasındaki sözleşme, vekalet sözleşmesi ya da eser sözleşmesi olabilmektedir. Vekalet sözleşmesi Türk Borçlar Kanunu’nun 502. maddesinde düzenlenmiş̧ olup “Vekâlet sözleşmesi, vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşmedir.” şeklinde tanımlanmıştır Vekalet sözleşmesine göre hekim, ‘tıbbi müdahaleyi yapacak vekil’, hasta ise ‘vekil eden’ olarak nitelendirilmektedir. Bu durumda hekim, sözleşmeye uygun olarak hareket etme yükümlülüğü altına girmektedir. Yargıtay kararlarına göre vekalet sözleşmelerinde hekim, en ufak kusurundan dahi sorumlu kabul edilmektedir. Eser sözleşmesi ise hekimin, hastanın vücudunda eser meydana getiren örneğin; estetik ameliyatlar, kişiye protez takılması, saç ekimi gibi müdahalelerdir. Türk Borçlar Kanunu’nun 470. Maddesine göre; “Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, iş sahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.”şeklinde tanımlanmıştır.
  3. Hukuki Dayanağı Vekaletsiz İş Görme Olan Malpraktis Davaları: Hastanın izin ve onayı olmadan gerçekleştirilen tıbbi müdahaleler vekaletsiz iş görme hükümleri çerçevesinde değerlendirilir. Bu durumlarda hekim, bu fiilinden ötürü tazminat borcu altına girmektedir. Acil durumlar ve ameliyatın genişletilmesi halleri de vekaletsiz iş görme hükümleri içerisinde değerlendirilmektedir. Acil durumlarda müdahalenin hemen yapılması gerektiğinden hekim, herhangi bir izne ihtiyaç olmaksızın müdahaleyi gerçekleştirebilir. Bir diğer durum olan ameliyatın genişletilmesi durumunda ise hekim, yine izne ihtiyaç duymadan doğru ve uygun müdahaleyi yapabilmektedir. Örneğin onam alınmış bir ameliyat sırasında meydana gelen bir komplikasyon sonucu doktorun uygulayacağı müdahaleler ameliyatın genişletilmesi durumlarına örnek gösterilebilir. Bu gibi durumlarda hekimin tazminat sorumluluğu doğmamaktadır.
  4. Hizmet Kusuru: Hizmet kusuru, idarenin kusura dayalı olarak bir hizmetin işleyişinde meydana gelen aksaklıklardır. Hizmet kusuru; hizmetin hiç, geç ya da kötü işlenmesi durumlarında meydana gelebilmektedir. Hizmet kusurunun varlığı durumunda meydana gelen zararın sorumlusu yalnızca idare olarak kabul edilir. Hekime karşı bu davalar açılamamaktadır. Daha sonrasında idarenin kamu personeline rucü hakkı bulunmaktadır.

Hekim ve hasta arasındaki sözleşmenin hukuki dayanağı Yargıtay kararları ve doktrin görüşlerine göre saydığımız ilişkilerden birisi olabilmektedir. Ancak kimi zaman bu hukuki dayanaklar birbiriyle yarışabilir. Örneğin; sözleşme ilişkinin varlığına rağmen hasta malpraktis davası açacağı sırada kendi tercihine göre sözleşmeye aykırılığa ya da haksız fiil hükümlerine dayanabilmektedir. Bu iki hukuki dayanaktan birisi tercih edilirken zamanaşımı süreleri, ispat yükü gibi unsurların hastanın aleyhine olup olmadığına bakılması gerekmektedir.

Özel ve Devlet Hastanelerine Göre Karşımıza Çıkan Farklılıklar

Özel ve kamu hastanelerinde alınan tedaviye göre hekim, idare ve hasta arasında farklı hukuki ilişkiler kurulmaktadır. Bu ilişkiler tazminatın neye dayanarak istenebileceğine yönelik olarak farklılıklar göstermektedir.

Özel hastaneler bakımından değerlendirildiğinde, hastane idaresi ile hekim arasında kurulan sözleşme ‘hizmet sözleşmesi’, hastane ile hasta arasında kurulan sözleşme ise ‘hasta kabul sözleşmesi’ olarak adlandırılmaktadır. Hasta kabul sözleşmesi atipik (kendine özgü) bir sözleşme türü olarak kabul edilmektedir. Özel hastane hekimler aracılığıyla hastaya müdahalede bulunduğundan dolayı burada hekimler ifa yardımcısı olarak kabul edilmektedir. Hasta ve hekim arasında ise bir sözleşme bulunmadığından burada tazminat haksız fiil hükümlerine göre istenebilecektir.

Kamu hastanesinde özel hastaneden farklı olarak hasta ile hekim arasında bir sözleşme ilişkisi söz konusu değildir. Hasta, kamu hastanesinde kamu hizmetinden yararlanan kişi konumunda olmasından dolayı bu ilişkiden doğan uyuşmazlıklar kamu hukuku kurallarına tabidir. Kamu hastanelerinde malpraktis sebebiyle ortaya çıkan zarardan devlet sorumludur. Bunun nedeni hekimin, kamu hastanesinde görev yapan bir kamu görevlisi olma özelliğinden gelmektedir. Bu bakımndan malpraktis nedeniyle hekiminden zararın tazmini isteneceği zaman bu dava idare aleyhine açılmalıdır.

Yargıtay da şahsi ya da hizmet kusuru fark etmeksizin kamu hastanelerinde gerçekleşen malpraktis durumlarında davanın idareye karşı açılması gerektiğini içtihat etmektedir. Ancak kamu görevlisinin görev yetkisini aşan durumlarında kamu görevlisine karşı da dava açılabileceği belirtilmiştir. Görev yetkisini aşan durumlar; cinsel taciz, kasten yaralama gibi eylemler olarak kabul edilir.

Tıbbi Malpraktisten Doğan Sorumluluğu Kaldıran ya da Azaltan Haller

Tıbbi Malpraktisten Doğan Sorumluluğu Kaldıran ya da Azaltan Haller

Malpraktisten doğan hukuki sorumluluğu azaltan haller genel olarak 5 başlık halinde özetlenebilir. Bunlar hastanın rızası, sorumsuzluk anlaşması, mücbir sebep, zarar görenin kusuru ile üçüncü kişinin davranışı halleridir.

  • Hastanın Rızası: Anayasamınız 17. hükmü doğrultusunda kişilere yapılan tıbbi müdahalelerin hukuka uygun hale gelebilmesi için ilk ve en önemli şart hastanın bu müdahaleye ilişkin rızasının alınmasıdır. Bu rızanın geçerli kabul edilebilmesi için hastanın müdahale öncesinde tüm durumlarla ilgili aydınlatılmış olması gerekmektedir. Verilen rızanın herhangi bir irade sakatlığına maruz kalmadan açıklanması gerekmektedir. Tam ehliyetli bireyler bu müdahaleye tek başlarına rıza verebilirken, küçük ve kısıtlı bireylerde veli veya vasisinin onayı aranmaktadır.
  • Sorumsuzluk Anlaşmaları: Türk Borçlar Kanunu m.15’e göre ağır kusura ilişkin sorumsuzluk anlaşmaları ve bir hizmet, meslek ya da sanatın ancak kanun ya da yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütüldüğü hallerde borçlunun hafif kusurundan dahi sorumlu olmayacağına ilişkin yapılan anlaşmaların kesin hükümsüz (geçersiz) olacağı belirtilmiştir. Bu durumda hekimlerin tedavi öncesinde yaptıkları ve sorumluluğu kabul etmedikleri anlaşmalar kanun hükümleri gereğince geçersizdir.
  • Mücbir Sebep: Mücbir sebepler kaçınılamaz, engellenemez, olağanüstü olaylardır. Örneğin deprem, sel, savaş gibi durumlar mücbir sebep içerisine girer. Mücbir sebep durumunda hekimin sorumluluktan kurtulabilmesi için, mücbir sebebin tıbbi müdahale esnasında gerçekleşmesi ve mücbir sebepten kaynaklı olarak hastanın zarar görmüş olması gerekmektedir.
  • Zarar Görenin Kusuru: Tazminat talebinde bulunan zarar gören zararı azaltacak uygun tedbirleri almaması nedeniyle zararın artışına neden olduysa bu durumda zararın tamamından hekimin sorumlu olması TMK m.2 gereği dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edecektir. Bu durum hekim bakımından sorumluluğu azaltan bir hal olarak karşımıza çıkar. Zarar görenin kendi kusurlu eylemi sebebiyle zararın doğması halinde de zarar görenin kusuru söz konusu olur.
  • Üçüncü Kişinin Davranışı: Meydana gelen zararın üçüncü kişinin kusurlu ya da kusursuz eyleminden doğması durumunda hekimin sorumluluğu doğmamaktadır. Eğer ki üçüncü kişinin fiili, hekimin zararının doğumuna katkıda bulunacak ölçüde olması durumunda, hekimin sorumluluğu üçüncü kişinin eyleminin katkısı oranında azalacaktır.

Malpraktis Davalarında Görevli Mahkeme

Görevli ve yetkili mahkeme belirlenirken hekimin; özel, kamu hastanelerinde ya da bağımsız çalışıp çalışmadığına göre belirli ayrımlar yapılmaktadır.

Tüketici Mahkemesi: Hekim ve hasta arasındaki ilişkinin vekalet ya da eser sözleşmesi olduğu durumlarda, sözleşmeye aykırılık durumunda açılacak tazminat davalar Tüketici Mahkemesi’nin görev alanına girer. Buna istinaden özel hastanelerde ya da bağımsız çalışan hekimlere açılacak tazminat davalarında görevli mahkeme Tüketici Mahkemesi’dir. Tüketici Mahkemeleri’nde dava öncesinde zorunlu arabuluculuk şartı olduğunu unutmamak gerekir.

İdare Mahkemesi: Kamu, Vakıf ya da Üniversite hastanelerinde meydana gelen zarara karşı açılacak tazminat davalarında ise görevli mahkeme İdare Mahkemeleri’dir. Bu durumlarda tazminat davaları hekime karşı değil ilgili kuruma karşı açılmaktadır.

Malpraktis Davalarında Yetkili Mahkeme

Davalı kişinin dava açıldığı sıradaki yerleşim yeri mahkemesi genel yetkili mahkemedir. Bu mahkeme, malpraktis sebebiyle açılacak maddi ve manevi tazminat talepli davaların tamamında yetkilidir. Birden çok davalı olması halinde, davalılardan birinin yerleşim yeri mahkemesi yetkili mahkeme kabul edilir.

Malpraktisten doğan haksız fiile ilişkin tazminat davalarında yetkili mahkeme haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesidir.

Sözleşmeden doğan davalar ise sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesinde de açılabilmektedir. Tüketici mahkemelerinin görev alanına giren davalar, tüketicinin yerleşim yeri mahkemesinde de açılabilir.

Malpraktis Davalarında Zamanaşımı

Malpraktis kaynaklı tazminat davalarında zamanaşımı süreleri davanın idareye, özel hastane işleticisine ya da hekime karşı açılmasına göre farklılık göstermektedir. Borcun kaynağının haksız fiil olduğu durumlarda TBK m.72 gereğince tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren 2 yıl ve her halükarda 10 yılın geçmesi ile zamanaşımına uğramaktadır. Ancak zarar verici eylem aynı zamanda TCK kapsamında bir suç teşkil ediyorsa bu hallerde ceza zamanaşımı süresi dikkate alınacaktır.

Sözleşmeden kaynaklanan tazminat istemleri ise TBK m.146 gereğince 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir.

TBK m.147 /1-5 fıkraları uyarınca vekalet sözleşmesinden kaynaklanan hekim sorumluluğunda 5 yıllık zamanaşımı süresi uygulanır. Eser sözleşmelerinde TBK m.147/6 hükmü uyarınca 5 yıllık zamanaşımı süresi uygulanır. Ancak hekimin yükümlülüklerini ağır kusuruyla ifa etmemesi durumlarında ise genel zamanaşımı süresi olan 10 yıllık zamanaşımı süresi uygulanmaktadır.

Bir kamu hastanesinde hekimin kusuru sonucu ölüm meydana gelmiş ise, ölünün yakınları tarafından ölümün gerçekleştiği tarihten itibaren 1 yıl ve her halde 5 yıl içerisinde hekimin çalıştığı kamu hastanesine başvurularak uğranılan zararın giderilmesinin talep edilmesi gerekir. Başvurunun reddedilmesi durumunda 60 gün içerisinde tam yargı davası açılmalıdır.

Hastaya tıbbi müdahalede bulunmadan önce onay alınmadan vekaletsiz iş görme sebebiyle açılan doktor hatası tazminat davalarında da 10 yıllık zamanaşımı uygulanmaktadır.

Tazminat Davasının Tarafları (Malpraktis Davası Kime Karşı Açılır?)

Malpraktis Davasında Davacı Taraf

Tıbbi müdahalenin sonucunda maddi veya manevi olarak zarara uğramış olan kişiler tazminat davası talebinde bulunabilir. Burada tazminat davası açma hakkı kural olarak doğrudan zarar gören hastaya aittir. Yasal temsilcilerin kural olarak manevi tazminat davası açma hakları bulunmamaktadır. Ayırt etme gücü olmayan tam ehliyetsiz kişilerde yasal temsilcinin bu davayı açabilme hakkı bulunmaktadır. Bu hak kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olmasından ötürü küçük ya da kısıtlılar tazminat davasını bizzat açabilir.

Maddi tazminat talebinde bulunabilecek hastanın ölmesi durumunda açılmış olan maddi ve manevi tazminat davalarını takip etme hakkı mirasçılarına intikal etmektedir.

Hastanın ölmesi veya vücut bütünlüğünün ihlal edilmesi durumunda zarar görenin yakınlarının da tazminat talep etme hakkı bulunmaktadır. TBK m.53 hükmü gereğince ölenin desteğinden yoksun kalanlar, zarar verene yönelik olarak destekten yoksun kalma tazminatı talebinde bulunabilecektir. Yargıtay’a göre destekten yoksun kalma tazminatını isteyebilecek kişiler ölenle arasında yakın ilişkiler bulunan kişiler olması yeterlidir. Dolayısıyla yakın arkadaş, şoförü gibi kişiler de şartlar gerçekleştiği takdirde destekten yoksun kalma tazminatı isteyebileceklerdir.

Malpraktis Davasında Davalı Taraf

Tıbbi müdahaleyi gerçekleştirerek zarara sebebiyet veren hekim meydana gelen zararları tazmin etmek ile mükelleftir. Hekim serbest çalışıyor ise davacılar sözleşmeye aykırılık hükümlerine dayanarak tazminat talebinde bulunabilirler. Hekim bir kamu kurumu ya da özel hastanede çalışıyor ise hekimin kusurlu eyleminden sorumlu olan özel hastane ve kamu kurumu aleyhine dava açılabilir. Kamu hastanelerinde meydana gelen zarara karşı açılacak malpraktis tazminat davaları doktor aleyhine açılamaz. Doğrudan ilgili kamu hastanesine karşı açılmalıdır. Özel hastanelerde ise, şartların oluşması durumunda doktor ya da özel hastaneye karşı dava açılabilir. Her iki koşulda da haksız fiil hükümleri saklıdır.

Devlet Hastanesinde Çalışan Doktora Doğrudan Dava Açılabilir Mi?

Devlet Hastanesinde Çalışan Doktora Doğrudan Dava Açılabilir Mi?

Devlet hastanesinde çalışan doktorun kusurundan/hatasından dolayı açılacak dava mutlaka idareye karşı açılmalı, bir başka deyişle husumet idareye yöneltilmelidir. Bu konudaki bir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı şu şekildedir;

Yargıtay Kararı – HGK., E. 2013/1533 K. 2015/1099 T. 27.3.2015

“husumet • maddi ve manevi tazminat davası • doktorun yetkilerini kullanırken kusuru sonucu verdiği zarar • hizmet kusuru • kamu görevlisinin ihmali

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici 3.madde” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı H.U.M.K.nun 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava; kamu görevlisi doktorun yetkilerini kullanırken, kusuru sonucu verdiği zarardan kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacılar vekili, müvekkillerinin desteği N..O..’un 28/08/2005 tarihinde aniden rahatsızlandığını ve yakınları tarafından O.. Devlet Hastanesi Acil servisine kaldırıldığını, hastanın sürekli baş ağrısı, uyku hali ve mide bulantısı şikayetleri ile Acil Servis doktoru davalıya müracaat edildiğini, davalının dini konulara eğilimi olan “mutaassıp” kişiliğe sahip olduğu, bu nedenle alkollü olduğunu düşündüğü hastaya ön yargılı yaklaştığını, davalıdan ambulansla Muğla’ya sevkinin yapılmasını istemelerine rağmen yapılmadığını, hastayı kendi imkanları ile Muğla merkeze götürdüklerini, ancak davalının kusuru nedeniyle hastanın sevkinin geciktiğini ve ambulans verilmediği için Muğla’da yapılan müdahalelerin sonuçsuz kaldığını bu nedenle hastanın yaklaşık 2 ay boyunca yapılan tedaviye cevap vermeyerek 05/11/2005 tarihinde vefat ettiğini, davacıların murislerinin desteğinden yoksun kaldıklarını, ölüm nedeni ile büyük acı ve ızdırap duyduklarını bildirerek fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydı ile her bir davacı için 1.000,00 er TL maddi, 25.000,00 er TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili; müvekkilinin üzerine düşen tüm görevleri yerine getirdiğini, pratisyen hekim olarak muristeki rahatsızlığı tespit etmesinin mümkün olmadığını, yapılan idari soruşturmada müvekkiline atfedilecek bir kusur bulunmadığı için soruşturmaya yer olmadığına karar verildiğini bildirerek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, Adli Tıp Kurumu 1.İhtisas Kurulunun raporu ile ölüm olayında davalının kişisel kusuru bulunmadığının tespit edildiği gerekçesi ile davanın reddine dair verilen karar, davacılar vekilinin temyizi üzerine Özel Daire tarafından yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuş, mahkemece, eldeki davanın, doktor olan davalının mutaassıp kişiliği nedeniyle hastaya alkollü olduğunu düşünerek ön yargılı davrandığı ve ambulans tahsis etmediği, bu nedenle desteklerinin öldüğü iddiasıyla açıldığı, davada davalının hizmet kusuruna dayanılmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık; eldeki davanın kamu görevlisinin hizmet kusurundan mı kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, burada varılacak sonuca göre; davalıya husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle, kamu görevlisi doktorun eyleminden sorumluluğuna ilişkin yasal düzenleme, kavram ve kurumlar irdelenmelidir:

Kamu personelinin mali sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler öncelikle Anayasa olmak üzere ilgili kanunlarında yer almaktadır.

2709 sayılı T.C.Anayasası’nın “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” başlıklı 40.maddesinin Ek fıkrası (03/10/2001-4709 S.K./16. m.); “…Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.” hükmünü içermektedir.

İdareye karşı yargı yolunu düzenleyen “Yargı Yolu”  başlıklı 125.maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesi: “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”; son fıkrası da  “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” şeklindedir.

Kamu görevlilerinin görev ve sorumluluklarını düzenleyen 129.maddesinin birinci fıkrasında: “Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.” Anılan maddenin beşinci fıkrasındaki düzenleme uyarınca; “Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.”

Anayasa’nın bu hükümleri ile amaçlanan, memur ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu davrandıklarından bahisle haklı ya da haksız olarak yargı mercileri önüne çıkarılmasını önlemek, kamu hizmetinin sekteye uğratılmadan yürütülmesini sağlamak ve aynı zamanda zarara uğrayan kişi yönünden de memur veya diğer kamu görevlisine oranla ödeme gücü daha yüksek olan devlet gibi bir sorumluyu muhatap kılarak kamu düzenini korumaktır.

Bu Anayasal hükümlere paralel düzenleme 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, 12.05.1982 tarih ve 2670 sayılı Kanun’un 6.maddesi ile değişik, 13.maddesinde de yer almaktadır. 657 sayılı Kanun’un 13.maddesinin 3657 sayılı Kanun ile değişik birinci fıkrasında; “Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kağıtların ilgili personel tarafından zimmete geçirilmesi halinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.” hükmü öngörülmüştür.

Görülmektedir ki, Anayasa’nın 40/3, 125/son ve 129/5.maddeleri ile uygulamanın çerçevesi net olarak çizilmiş; “memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak rücu edilmek şartı ile idare aleyhine açılabileceği”  açıkça ifade edilmiştir.

Diğer taraftan uyuşmazlığın çözümünde Anayasa’nın 129/5.maddesinde yer alan “yetkilerini kullanırken işledikleri kusur” ifadesinden ne anlaşılması gerektiğinin belirlenmesi önem taşımaktadır ki, bu noktada “kusur” ile ilgili açıklama yapılmasında yarar vardır.

Kusurun kanunlarımızda tanımı yapılmamıştır. Uygulama ve öğretide kabul görmüş tanıma göre; kusur, hukuk düzenince kınanabilen davranıştır. Kınamanın nedeni, başka türlü davranma olanağı varken ve zorunlu iken, bu şekilde davranılmayarak, bu tarzdan sapılmış olmasıdır. Kısacası;  kusur, genel tanımıyla, hukuk düzeni tarafından bir davranış tarzının kınanması olup; bu kınama, o davranışın belirli koşullar altında bireylerden beklenen ortalama hareket tarzından sapmış olmasından kaynaklanır.

Yine, öğreti ve uygulamadaki hakim görüşe göre, sorumluluk hukuku açısından kusurun, kast ve ihmal (taksir) olmak üzere ikiye ayrılacağı kabul edilmektedir. Bu bağlamda, kast hukuka aykırı sonucun bilerek ve isteyerek meydana getirilmesi; ihmal ise, hukuka aykırı sonucu istememekle birlikte, böyle bir sonucun önlenmesi için gerekli önlemlerin alınmaması ve gereken özenin gösterilmemesidir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10.12.2003 gün ve 2003/11-756 E., 2003/743 K. sayılı ilamı). 

İdare hukuku ilkeleri çerçevesinde olaya bakıldığında ise, bir kamu görevlisinin görev sırasında, hizmet araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlerine ilişkin kişisel kusurunun, kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı ve bu nedenle açılacak davaların ancak idare aleyhine açılabileceği bilinen ilkelerindendir (Danıştay 10.Daire T. 20.04.1989 gün ve 1988/1042 E.; 1989/857 K. sayılı ilamı).

Yeri gelmişken “yetkilerini kullanırken” ve “bu görevleri yerine getiren personel” kavramlarıyla amaçlananın ne olduğu üzerinde de durulmalıdır:

Devletin sorumluluğunun diğer bir şartı da, zararın, memur ve diğer bir kamu görevlisi tarafından “görevini yerine getirirken” ve “görevle ilgili yetkilerini kullanırken” gerçekleştirilmiş olmasıdır

Şu halde “görevin ifası” “yetkinin kullanılması” ile gerçekleşen zarar arasında işlevsel (görevsel) bir bağ bulunmalı; zarar, kamu görevi (kamu yetkisi) yerine getirilirken, bu görev ve yetki nedeni ile doğmuş olmalıdır.

Memur ve diğer resmi görevlileri kamu görevlisi sıfat ve kapasiteleri dışında özel bir kişi olarak, özel hukuk hükümlerine göre özel işlerini yaparken üçüncü kişilere verdikleri zarardan doğrudan doğruya kendileri sorumludur (Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümleri, 10.Bası, İstanbul 2010, s. 590 vd.).

Öte yandan, kamu görevlisinin, hizmet içinde veya hizmetle ilgili olmak üzere tutum ve davranışının suç oluşturması ya da hizmeti yürütürken ağır kusur işlemesi veya düşmanlık, siyasal kin gibi kötü niyetle bir kişiye zarar vermesi halinde dahi bu durum, aynı zamanda yönetimin gözetim ve iyi eleman seçme yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle hizmet kusuru da sayılmalı ve bu nedenle açılacak dava idareye yöneltilmelidir.

Tüm bu açıklamalar göstermektedir ki, kişilerin uğradığı zararla, zarara sebebiyet veren kamu personelinin yürüttüğü görev arasında herhangi bir ilişki kurulabiliyorsa, ortada görevle ilgili bir durum var demektir ve bu tür davranışlar kasten veya ihmalen işlenmesine bakılmaksızın, kamu personelinin hizmetten ayrılamayan kişisel kusurları olarak ortaya çıkmakta ve bu husus, 657 sayılı Kanun’un 13’üncü maddesindeki “kişilerin kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlar” ibaresinde ifadesini bulmaktadır.

Diğer taraftan, Anayasa’nın 129/5.maddesinde “kusur” şartından bahsedildiğine göre yetkisini kullanan memurun veya kamu görevlisinin işlediği eylemin kasten mi yoksa ihmalen mi gerçekleştirdiğine bakılmaksızın bu eylemlerinden doğan davaların ancak idare aleyhine açılması gerektiğinin kabulü zorunludur.

Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.02.2014 gün ve 2013/4-579 E. 2014/155 K.; 30.01.2013 gün ve 2012/4-729 E. 2013/163 K.; 12.12.2012 gün ve 2012/4-523 E. 2012/1191 K.; 10.10.2012 gün ve 2012/4-441 E. 2012/710 K. ile 01.02.2012 gün ve 2011/4-592 E. 2012/25 K., 19.11.2014 gün ve 2013/4-1120 E., 2014/922 K. sayılı ilamlarında da aynı ilkeler kabul edilmiştir.

Bu ilkeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacıların doktor olan davalının mutaassıp kişiliği nedeniyle hastaya alkollü olduğundan bahisle ön yargılı şekilde yaklaştığı, bu nedenle ambulans tahsis etmediği ve desteğin ölümüne neden olduğu belirterek ve davalı doktoru hasım göstererek eldeki tazminat davasını açtıkları anlaşılmaktadır.

Davacıların bu iddiası, içerikçe davalı doktorun görevi sırasında ve yetkisini kullanırken işlediği bir kusura ve bu kusurun niteliği itibariyle de kamu görevlisinin ihmaline dayanmaktadır.

Hal böyle olunca, davalının görevi dışında kalan kişisel kusuruna dayanılmadığına, eylemin görev sırasında ve görevle ilgili olmasına ve hizmet kusuru niteliğinde bulunmasına göre, eldeki davada husumet kamu görevlisine değil, idareye düşmektedir. Öyle ise, dava idare aleyhine açılıp, husumetin de idareye yöneltilmesi gerekir.

Bu nedenle, yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, davalı doktor hakkındaki davanın husumet yokluğu nedeni ile reddedilmesi gerektiği gözetilmeyerek işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında bir kısım üyeler, Anayasa’nın 129/5.maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 13/1.maddesi gereğince memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davalarının, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen biçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabileceği, idare aleyhine böyle bir davanın açılabilmesinin, hizmet kusurundan kaynaklanmış, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlı olduğu, kamu görevlisinin, özellikle haksız eylemlerde, Anayasa ve özel yasalardaki bu güvenceden yararlanma olanağı bulunmadığını, buna göre dava dilekçesinde belirtilen maddi olgulardan davalının salt kişisel kusuruna dayanıldığının da anlaşılması karşısında mahkeme kararının onanması gerektiği yönünde görüş beyan etmiş iseler de, bu görüş yukarıda belirtilen nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.

O halde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, 27.03.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.”

Doktorların Hastaların Kişisel Sağlık Verilerini Koruma ve Saklama Yükümlülüğü Var mı? Doktor ve Hasta Arasındaki Kişisel Veri İlişkisinin Hukuki Boyutu

Ayrıca yine bir o kadar önemli olan; hasta mahremiyeti ve kişisel sağlık verileri bakımından hassas noktalara temas ettiğimiz bir diğer  makalemize de mutlaka göz atmanızı tavsiye ederiz. Buraya tıklayabilirsiniz. 

SONUÇ :

Tıbbi malpraktis nedeniyle açılacak tazminat davaları oldukça zor ve uzmanlık gerektiren bir hukuki alana dahildir. Bir başka deyişle oldukça niş ve teknik bir alan olan sağlık hukuku ve malpraktis tazminat davalarında mutlaka sağlık hukuku avukatından, tazminat davası avukatlarından destek alınmalıdır. Bu alanda hukuki bir destek alarak ilerlemek en hızlı ve etkili çözüm yolu olacaktır. Malpraktis nedeniyle açılacak tazminat davalarınızda, sağlık hukuku alanında uzman ve deneyim sahibi olan ofisimize hukuki yardım almak ve danışmak için her zaman ulaşabilirsiniz.

 

Busenur YAMAN

BURAK TEMİZER HUKUK BÜROSU